15-07-2013

Zeynep Miraç, Özgür Sevgi Göral Söyleşi: ‘Kaybını Arayanın da Kaybolduğu Bir Ülke’

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin ‘Zorla kaybedilenler’ hakkında hazırladığı rapor 1980’lerden bu yana Türkiye’de yaşanan korkunç gerçeği ortaya koyuyor. BM’nin konu hakkındaki sözleşmesini imzalamayan Türkiye’de bu suç insanlığa karşı işlenmiş kabul edilmediğinden zamanaşımına girebiliyor. Şu anda zamanaşımı 1993’te işlenen suçlar için işlemeye başladı.

Bir gün kapı çalıyor. Asker giyimli birileri “Seni sorguya götüreceğiz” diyorlar. Eşiniz, kardeşiniz, babanız onlarla gidiyor ve bir daha geri gelmiyor. Öldü mü, yaşıyor mu, öldüyse bedeni nerede bilmiyorsunuz.

Size bir Hollywood filmi senaryosu anlatıyor değilim, bu hikaye 1990’larda Güneydoğu’da yüzlerce kez yaşandı. Berfo Kırbayır, 105 yıllık uzun ömrünün son bölümünü oğlu Cemil’i bekleyerek geçirdi. Ama verilen onca söze rağmen ne oğluna ne de oğlunun kemiklerine kavuşabildi.

Şu anda tam da çözüm sürecinden, geçmişin acılarının telafisinden söz etmeye başlamışken, kayıplar (bir başka deyişle gözaltında kayıplar) yine listenin en diplerinde.

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, onları listenin başına taşımaya gayret eden iki rapor yayımladı: “Konuşulmayan Gerçek: Zorla Kaybetmeler” ile “Zorla Kaybetmeler ve Yargının Tutumu”.
İlk raporu Özlem Kaya ve Ayhan Işık ile birlikte hazırlayan, merkezin program yöneticisi Özgür Sevgi Göral ile konuşulmayan gerçeği konuştuk.

(Not: Zorla kaybetmeler veritabanına www.zorlakaybetmeler.org  adresinden ulaşabilirsiniz.)

‘Telafi ve onarım Mekanizması’

Zorla kaybetme nedir?

Uluslararası literatürde  zorla kaybetme olarak ifade edilen suç, Türkiye’de genellikle ‘kayıp’ veya ‘gözaltında kayıp’ olarak kullanılıyor. Birleşmiş Milletler’in Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunması Hakkında Uluslararası Sözlesmesi var.

Türkiye bu sözleşmeyi imzaladı mı?

Hayır.

Neden?

Bu sözleşme hükümlerine göre zorla kaybetme insanlığa karşı işlenen bir suç, dolayısıyla zaman  aşımına uğramıyor. Türkiye’de kaybetmelerin en yoğun yaşandığı yıllar 1993-1996 arası. Şu anda 1993’ler için zaman aşımı işliyor, önümüzdeki sene 1994’te yaşananlar için geçerli olacak. Türkiye bu dosyayı imzalasa, “Zaman aşımı var, bu dosyayı kapatıyorum” diyemez. İkincisi, sözleşmeye göre geniş kapsamlı telafi ve onarım mekanizmalarını hayata geçirmek zorunda.

Nedir o mekanizmalar?

Tanımak zorunda, kabul etmek, maddi ve manevi telafi mekanizmaları oluşturmak ve bunun bir daha olmaması için önlemler almak zorunda. Üçüncüsü, sözleşme kapsamında mağdur yalnızca kaybedilen kişi değil. O kişinin yakınları da mağdur. Sevdiklerinin akıbetini bilmemek bir işkence türü. Türkiye’de bunun yanı sıra kayıplarını arayanlar da gözaltına alınıyor, işkenceden geçiriliyor, tehdit ediliyor. En trajik örneklerden biri Ramazan Bilir’dir. Kardeşi İlhan Bilir’i arıyor, üç yıl sonra o da kaybediliyor.

TCK’da insanlığa karşı işlenen suçlar maddesi var. Zorla kaybetme bu suçlar kapsamında mı?
Hayır, değil. Oraya açıkça yazılması gerekir. Ama bütün bu zorla kaybetmeler konusunda gerçek bir siyasi irade olsa, yazılmasa bile insanlığa karşı suç kapsamında değerlendirilebilir.

Türkiye devleti BM sözleşmesini imzalamayarak böyle bir iradesi olmadığını beyan etmiş olmuyor mu?

İmzalamamak, cezasızlık zırhını koruyacağım demek. Sonra başka boyutları var sözleşmenin, gerçeği bilme hakkından söz ediyor. Başta kayıp yakını olmak üzere, ülkenin bütün yurttaşlarının bu kaybetmeler ekseninde neler yaşandığını bilmeye hakkı var. Bunları devlet sırrı diye koruyamazsın. Türkiye’de devlet sırrıyla ilgili değişmesi gereken bir yasa var, fiili olarak da kendi ordusu kendi mahkemesiyle belge paylaşmayı reddediyor.

Buradan mevcut hükümetin 90’lardan yaşananların sorumluluğunu yüklenmediğini ve “Yüzde 10 seçim barajını biz koymadık ki biz kaldıralım”  cümlesinde olduğu gibi kendini muaf tuttuğunu mu anlamalıyız?

Benim edindiğim izlenim, 90’larla kendi dönemleri arasında çok büyük bir kopuş olduğunu iddia ederek bu alandaki hem ahlaki hem siyasi yükümlülükten kaçınma eğilimleri var. 90’larda bütün bunlar olurken hükümet olmamak, onları şimdi birtakım sorumluluklardan kurtarmıyor. 2003’ten sonra zorla kaybetme vakası tek tük olmakla birlikte pek fazla görülmüyor. Sistematik bir değişiklik var devletin politikasında. Bu doğru. Ama neden cezasızlık devam ediyor? Neden bu insanların talepleri dinlenmiyor? Neden bugün o failler yargılanmıyor? Neden daha fazla dava açılmıyor? Neden açılan davalar sürüncemede kalıyor? Neden hakikat komisyonları kurulmuyor? Bunların sorumluluğu, devletin sorumluluğu.

‘Savaşın tahribatı’

Hem Yugoslavya hem de Arjantin örneklerinde bunların insanlığa karşı suçlar ve savaş suçları olduğuna dair bir mutabakat var. Türkiye için bu geçerli mi?

Türkiye henüz yolun başında. Bir kere savaşın yarattığı tahribatla hesaplaşmak, her şeyden önce ahlaki olarak çok zor. “90’larda bütün bunlar olurken ne yaptın?” sorusu var. Bu ağır bir soru, cevap vermek zor. İnsanlar bundan kurumsal olarak da, bireysel olarak da kaçınmayı tercih edeceklerdir. İkincisi; yargılamaları ve hakikat komisyonlarını oluşturmak ciddi bir siyasi irade, cesaret, kararlılık ve muazzam bir bütçe gerektiriyor. Üçüncüsü, 90’larda bunlar olurken sorumlu görülenler mevcut siyasi partilerin yönetici aygıtlarında muteber politikacılar olarak görev yapıyorlar. Onların hepsiyle birden hesaplaşmanız gerekiyor, çok zor.

Mevcut siyasi partiler demişken… Muhalefet partilerinin zorla kaybetmelerle ilgili nasıl tasarrufları var?

Bölgede görüştüğümüz insanlar parti derken BDP ve onun öncüllerini kast ediyorlardı. Diğer partilerle ilişki kuramadıklarını, onların ne yaşadıklarıyla ilgilenmediklerini söylüyorlardı. CHP’den Sezgin Tanrıkulu hakikat komisyonuyla ilgili birkaç önerge verdi ama, bireysel çabalarla sınırlı. CHP kurumsal olarak sistematik insan hakları ihlalleriyle hesaplaşmaktan ya da Kürt savaşının yarattığı tahribatı kabul etmekten çok uzak görünüyor. Çok devletçi ve milliyetçi refleksleri var. MHP, bu konunun mümkünse açılmamasını istiyor, açılırsa da bu yapılanların neredeyse meşru olduğunu söylüyor.

Özgür Sevgi Göral, kaybedilenlerle ilgili acı veren sayısal verileri aktarırken, normalleşilebilmesi için yapılması gerekenleri de sıraladı.

  1980’den bu yana 1353 kişi, 382’si Diyarbakır’dan

  • 12 Eylül 1980’den bu yana zorla kaybedilenlerin sayısı: 1353.
    1980-1990 arasında 33 kişi kaybolurken 1993’te sayı dramatik bir biçimde artıp 103 kişi oluyor. En çok kayıp 1994’te yaşanmış, 518 kişi. Ertesi yıl 232 kişi kayboluyor. 2000 sonrasında ise düşüş görülüyor, tıpkı 1980-90 arasında olduğu gibi 33 kişinin kaybolduğu söyleniyor.
  • Kayıpların illere göre dağılımında ise ilk sırayı Diyarbakır alıyor: 382 kayıp. Onu 211 kayıpla Şırnak ve 184 kayıpla Mardin izliyorlar. Bu dönemde İstanbul’dan ise 82 kişi zorla kaybediliyor.
  • Kaybedilenlerin yüzde 67’sinin bedeni bulunamadı, akıbetleri hala belirsiz. Yüzde 25’inin bedeni bulunup ailesine teslim edildi. Yüzde 8’in ise bedeni bulunmasına rağmen ailesine teslim edilmedi.
  • Soruşturmaların yüzde 75’i sürüncemede kaldı. Yüzde 8’i takipsizliğe, yüzde 6’sı ise zamanaşımına uğradı. Süren davaların oranı yüzde 8, mahkûmiyetle sonuçlanan yüzde 1.

‘O günler geride kaldı diye düşünülemez, yaşayanlar unutmuyor’

Raporda; 1991 yılında Cem Ersever ekibi tarafından öldürülen Halkın Emek Partisi yöneticisi Mehmet Tan’ın oglu Ahmet Tan şöyle diyor: “80’lerde dedelerimizi tutukladılar, iskenceden geçirdiler. 90’larda babalarımızı öldürdüler. 2000’lerde bizi tutukladılar. 2020’de çocuklarımıza ne yapacaklar?” Çözümden söz ettiğimiz şu dönemde bölgedeki ruh hali bu güvensizlik galebe mi çalıyor?

Bizim Şırnak’ta, İstanbul’da, az da olsa Diyarbakır’da görüştüğümüz kayıp yakınları devlet yapısında bir süreklilik olduğuna inanıyorlar. Bunun dayandığı birkaç temel veri var. Biri, cezasızlık dediğimiz zırh. Faillerin doğru düzgün yargılanmaması, açılan davaların sürüncemede bırakılması, ki bizim incelediğimiz dosyalarda bu oran yüzde 75, bunu doğuruyor. İkincisi, taleplerinin devlet ve batıdaki toplum katında duyulmadığına dair inanç.

Talepler nedir?

En basiti yakının akıbetini bilmek, bedenine ya da kemiklerine kavuşmak. Gerçek bir özre ve hakikat komisyonu kurulmasına kadar giden talepleri var aslında. Dünyadaki geçiş dönemi adaleti literatürüyle çok örtüşüyor söyledikleri.

Geçiş dönemi adaleti ne demek?

Bu söz, dünyada çatışma, darbe, soykırım ya da otoriter rejimler gibi sistematik insan hakları ihlalleri sonrasında demokrasiye geçiş ya da toplumun normalizasyonu sürecinde, bu geçişin hiçbir şey olmamış gibi gerçekleşmeyeceğini söylüyor bize. Birtakım onarıcı adalet mekanizmaları gerekiyor.

Türkiye’de böyle bir çalışma var mı?

Olmalı. Özellikle OHAL bölgesinde. Bir insan hakları ihlalleri repertuarı var o bölgede. Bunlardan biri zorla kaybetme, ikincisi yasadışı ve keyfi infazlar, üçüncüsü de zorunlu göç. Bunların konuşulması gerekiyor. O günler geride kaldı, bunu unut diye bir şey düşünülemez. O insanlar bunu unutmuyor.

‘Faillerin tutuksuz yargılanması kayıp yakınlarına tehdit’

Raporda kayıplar sonrası tarihin 2008 öncesi ve sonrası diye ayrılabileceğini söylüyorsunuz? 2008 neden önemli?

Ergenekon davası, sonra da Balyoz davası çok önemli bir kırılma yaratıyor bölgede.  Levent Ersöz, Veli Küçük gibi, bölgede adı bu suçlara karışanlar bu kapsamda yargılandılar. Kayıp yakınları davaları çok büyük bir dikkatle takip ettiler ve Ergenekon’a müdahil olmak üzere başvuranlar da oldu. Ergenekon soruşturması Şırnak’ta büyük bir umut yarattıysa da müdahillik taleplerinin reddedilmesi ve iddianame kapsamında bu suçların ele alınmaması o umudu kırdı. 2008’deki kırılmanın öbür boyutu ise bir başka dava. Orada kendi failleri yargılanıyor.

Hangi dava?

Cemal Temizöz ve Diğerleri Davası. Toplam sekiz kişi yargılanıyor. Temizöz, Şırnak’ı bir ölüm ve yıkım mekanına dönüştüren kişi. İddianameyi okursanız, savcıların oraya yazdıklarıyla kayıp yakınlarının örtüştüğünü görüyorsunuz. Kayıp yakınları, bedenler bulunduğunda nüfus cüzdanlarının üzerlerinde olmadığını söylüyor. İfade verenler de doğruluyor, öldürmeden önce kimliklerini alır sonra Temizöz’e teslim ederdik diyorlar.

Bu dava ne aşamada?

Avukatların insan üstü çabasıyla yürüyor. OHAL bölgesinde  sistematik olarak işlenmiş insan hakları ihlalleri için örnek teşkil edebilecek çok önemli bir dava bu. Çok iç açıcı değil durum. Cem Ersever tarafından geçici köy korucusu yapılan Kamil Atak tutuksuz yargılanıyor, çok büyük bir hayal kırıklığı yarattı serbest bırakılması. Cizre’ye geri döndüğünde havaya ateş ederek kutladılar. Kayıp yakınları onun serbest olmasını bir tehdit olarak algılıyorlar.

Çözüm sürecini başlatan bir devlet yapısının onları korumasını nasıl yorumlamamız gerekiyor?

Devlet diyor ki, “Her ne kadar çözüm sürecine girmiş olsak da, bu işi biraz Türkiye usulü diyeceğimiz bir yöntemle, geçmişi çok eşelemeden, yargılamaları çok abartmadan, failleri yargı önüne çıkarmadan halletmeye çalışacağız”. Bu bir “halletme” biçimi. Şüphesiz çatışmasızlık çok önemli; ama sonrasında kalıcı bir barış ve adalet duygusu tesis etmek için faillerin yargılanması gerekiyor. Ki birtakım mekanizmaları var bunun.

Nedir o mekanizmalar?

Birincisi ceza yargılamaları. Dünyada önemli örneklerden biri, eski Yugoslavya ülkeleridir. Eski Yugoslavya Ceza Mahkemesi Lahey’de kuruldu, üst düzey askeri ve siyasi yetkilileri yargıladılar. Orta ve alt kademeleri ise, eski Yugoslavya ülkelerinden oluşan bağımsız devletler, savaş suçları mahkemeleri kurup orada yargıladı. İkincisi ise 30 bin kişinin kaybolduğu söylenen Arjantin’deki gibi Hakikat komisyonları kurmak.