11-04-2014

DAL’da, Mamak’ta ve ”Dışarda”ydılar

manşet_ankara

Bianet – Beyza Kural

Melek Ulagay Taylan kolaylaştırıcılığında 1980 askeri darbesi sonrası Ankara’sında Murat Çelikkan işkence merkezi DAL’ı, Adnan Bostancıoğlu Mamak Cezaevi’ni ve Nadire Mater ”dışarısı”nı anlattılar.

“12 Eylül Askeri Darbesi Sonrası Ankara”  başlıklı panel “Şehirler ve Gizledikleri” panel dizisi kapsamında bugün Studio-X’te düzenlendi.

Melek Ulagay Taylan moderatörlüğünde düzenlenen panelde bianet’ten Nadire Mater “Darbe öncesi ve sonrası Ankara”, Hafıza Merkezi’nden Murat Çelikkan “Bir İşkencehane: Derin Araştırma Laboratuarı (DAL)” ve BirGün gazetesinden Adnan Bostancıoğlu “Mamak Askeri Cezaevi” başlıklarıyla yaşadıklarını anlattılar.

Konuşmacıların kendi deneyimlerini paylaştığı panelde 12 Eylül dönemi cezaevlerindekiler, dışarıdakiler ve kadınlar başlıklarında Ankara anlatıldı.

Ulagay: Orhan resmen yok oldu

Çelikkan’ın konuşmasından önce Melek Ulagay Taylan eşi ressam Orhan Taylan’ın DAL’da tutulduğu süreci dışarıda nasıl yaşadığını anlattı.

“Gayrettepe’de iken bir gün Ankara’ya nakledildiğini söylediler. Benim için dört buçuk yılın en korkunç süreci buydu. Bu süreçte Orhan resmen yok oldu. En sonunda gazeteci Ufuk Güldemir buldu, DAL’da olduğunu söyledi. Ancak sağ mı ölümü öğrenemedik, DAL böyle bir yerdi.

“Yaklaşık üç ay sonunda Mamak’ta görüş gününde Orhan canlı olarak karşıma geldi ama gerçek bir şok yaşadım. Benim tanıdığım insan yoktu, çok zayıflamıştı.

Çelikkan: Gözlerimiz kapalıydı

Çelikkan darbe sonrası  1980’de 8 Kasım’dan 31 Aralık’a dek tutulduğu DAL’ı anlattı. Bir arkadaşının evinden dört kişi gözaltına alındıklarını anlatan Çelikkan apartmandan çıkarıldıkları an gözlerinin bağlandığını ve bilmedikleri bir yere götürüldüklerini söyledi.

“Bir binanın barajına girdiğimizi düşündüm ama nerede olduğumuzu çıkaramadım. Yürütmeye başladıklarında dayak başladı.”

“Koridor gibi bir yerde duvarlar önünde iki parmağınızı duvara yaslayıp duruyorsunuz. Parmaklar vücudu kaldıramayınca yığılıyor, yığıldıkça dayak yiyorsunuz.”

“Birkaç gün orada kalıyorsunuz, gözleriniz hep bağlı. Tanıdığınız bazı insanların orada olduğunu hissediyorsunuz.

“Ankara’da Emniyet Genel Kurulu’nun yanında depo olarak kullanılan yermiş, şimdi alışveriş merkezi olmuş orası. Tüm sol gruplara yönelik siyasi operasyonların ve sorgu süreçlerinin yapıldığı merkezmiş.”

“Nerede olduğunuz bilinmiyor”

“Bir süre sonra o koridorlara bakan küçük hücrelere alınıyorsunuz. Sorgu merkezi olan bu odalarda insanlara işkence yapılıyor siz de sıranın size gelmesini bekliyorsunuz.

“O sırada gözaltı süreleri kararnameyle doksan güne ulaştığı için 31 Aralık’a dek orada kaldım. Hücreye geçtiğiniz vakit hücre hem daha korunaklı ama yedi sekiz kişi kaldığınız oluyor ve nefes alınmaz hale geliyor. Demir kapının terlediğini hatırlıyorum.

“Kimse nerede olduğunuzu bilmiyor, gözaltında değilsiniz, nerede olduğunuz belli değil, her an başınıza ne geleceğinin belli olmaması tehlikesi altındasınız. Türkiye’de uygulanan işkence yöntemlerinin hepsini kapsayan bir sorgu var orada.”

Çelikkan DAL’da ve sonrasında götürüldüğü Mamak Askeri Cezaevi’nde görevli kişilerin daha sonra terfi ettirildiğini, aralarında valilik, milletvekilliği, Olağanüstü Hal (OHAL) bölge valiliği gibi görevler yapanların olduğunu anlatarak sürekliliğe ve devlet geleneğine dikkat çekti.

Bostancıoğlu: Terör ‘Kafes’te başlardı

Çelikkan’ın “31 Aralık’ta Ankara Emniyeti’ne çıkarıldım. Bir gün sonra Mamak Askeri Cezaevi’ne yollandık. Mamak’ın baskı ve terör yeri olduğu otobüste konuşulmaya başladı. Bundan kötü ne olabilir diye düşünmeye başladım” sözlerinin ardından Bostancıoğlu Mamak Askeri Cezaevi’nde yaşadıklarını anlattı.

“ A Blok girişinde ‘kafes’ denilen alan vardı. Dışarıdan gelen önce oraya alınır, terör orada başlardı. Askeri disiplinle tanışılan ilk yer. Herkese komutan diye hitap ediliyor, esas duruşa geçme, elleri iki yana koymak, havaya bakmak tarif ediliyor. Tarife uymayınca dayakla karşılaşıyorsun.”

“Kafesten koğuşa giderken de ring arabası içinde dayak yiyorsunuz. İlhan Erdost o ring aracında ölmüştü

 Sayım, eğitim, dayak

“12 Eylül’den sonra sağcılar ve solcular aynı koğuşa koyulmaya başladı. Koğuş kıdemlisi ve yardımcısı iki kişi sağcı ve solculardan seçilirdi. Devrimciler ve faşistler arasındaki tek ilişki bu iki kişi üzerindendi. Bu iki kişi sadece yemek ve yatak paylaşımı konusunda ilişki içinde olurlardı. Günlük hayatta devrimciler ve faşistler birbirlerine selam bile vermezlerdi.”

“Gündelik hayat şöyleydi; saat 7 gibi kalkış, genelde çorba olan kahvaltı. Bloğun bahçesine çıkarak sıraya diziliyor ve ‘komutan’ say deyince sağ baştan saymaya başlıyorsunuz. Tüm gücümüzle bağırmamız isteniyordu. Biz sesimizi yüksek çıkarmama kararlılığı içinde davranmaya çalıştık. Faşistler de bağırabileceğinden daha yüksek sesle bağırıyordu. Çavuş alçak sesle sayanları toplamaya çalışıyor, topladıkları dışındakiler içeri giriyor, kalanlar coplanıyordu.”

“Sayımdan sonra eğitim. Uygun adım, asker gibi yürümek gerekiyor. Lakayt yürüyüşle direnme çizgisini oluşturmaya çalışıyorsunuz. Dayak için vesile eksik değil. Eğitim sırasında askeri marşlar da söylüyorsunuz.”

“Eğitimden sonra öğle yemeği. O da eğitim başlayacağı için sınırlı zamanda. Masa sayısı da uygun değil, 15 kişilik partiler halinde yiyorsun. İnsanlar hızlı yeme alışkanlığı edindi. Ben hala çok hızlı yiyorum.”

Günde iki dayak garanti

“Koğuşta ranza önüne dizilip olduğunuz yerde yürüyorsunuz. Asker mazgaldan bakıyor. Akşamüstü istiklal marşı okunuyor, dışarı çıkıp söylüyor, içeri giriyorsun. Akşam yemeğinden sonra gece sayımı. Sabahkinin aynısı. Günde iki dayağın garantisi vardı.

“Gece sayımdan sonra teorik eğitim. Atatürk ilkeleri gibi kitapları bir tutuklu yüksek sesle okur koğuşta. At ilkeleri Camdan bakan asker gözüne kestirdiğine sorar; İstiklal marşının yedinci kıtasını oku.”

“Olağanüstü dönemlerde gece aramalar vardı. Dışarı çıkarıyorlar sizi, tüm yatakları söküp koğuşun ortasına atıyor, üzerine çamaşırlarınız üzerine yiyecekleri boşaltıyorlar. Gece 03.00’te oluyor mesela. Sabah sekizde sayıma hazır olun diyorlar. Hepsini toplayıp koğuşu temizlemek, sabah sayıma hazır olmak gerekiyordu. Oluyordu.”

Mater: Kapının dışındaki kadınlar

Bostancıoğlu “Bir de kadınlar vardı. Bize yapılan neyse onlara yapılan da oydu. Mamak’ta en ciddi direnme çizisini kadınlar gösterdi” dediği kadınları Nadire Mater anlattı.

“Görüşler beş dakikaydı, yine de görevli gardiyanların keyfine göre  iki buçuk dakikada da bitişi zili çalabilirdi. Bütün gece otobüsle uzak yerlerden geliyorsun, cezaevi kapısında yazın dayanılmaz sıcakta, kışın dayanılmaz soğukta beş altı saat bekleyip görüşe giriyorsun, sonra da iki kelime konuşup çıkıyorsun. Aradaki cam var, seninde, görüştüğünün iki omuzunda birer asker ne konuşabilirsen artık.

“Kapının dışarısında esas olarak kadınlar vardı; 20’lerinde, 30’larında ve 50’lerinde. Ellilerindekiler Mamak’ta yaşananları itile kakıla dünyaya duyurmaya çalışırken bizleri korumaya çalışırlar, generallerle zorla başardıkları görüşmelere kendileri giderlerdi. Bizleri daha kolay iti kakacaklarını, tutuklayacaklarını düşünürlerdi.”

“Korkunç bir yalnızlık”

“Ankara 12 Eylül öncesinde çok sevdiğim bir şehirdi. Şimdiyse Ankara’ya ayak bastığım anda kaçmak isterim. Ankara darbenin de bütün bir ülkenin de fotoğrafıydı.

“Diktatörlüğün insanı korkunç bir yalnızlığa mahkum ediyor. Bu arkadaşların ve çevrenle olan ilişkinin yeniden düzenlenmesi anlamına geliyor. Arkadaşını arayamıyor, görüşlerini açıklayamıyor, öfkeni, sıkıntını saklıyor, çevrene hep direniyormuş gibi duruyor, her hareketine dikkat ediyor, herkesten kuşkulanıyor, giderek güven duygunu üzerine gölgeler düşüyor ve çok yalancı oluyorsun.

“Öyle ki Yalan söylemek kolay değil. Yalanın ortaya çıkınca mahçup oluyor, korkuyor, panikliyorsun.

“Hapishanelerde  ve ülkede yaşananları dünyaya aktarmanın yollarını arıyor, Türkiye’ye gelen gazetecilerle kuytu köşelerde buluşuyor, minik notlar ellerine tutuşturuyorsun. ”

Kadınların yoldaşlığı

“Örgütünün kararlarını merak ediyorsun. Varsa da o kararlar sana ulaşmıyor. Öğrenmek için erkek arkadaşlarına gidiyorsun”

“Türkiye’de bir darbe oldu. Ölmek, işkence görmek, hase düşmek, ‘dışarıda kalmak’, ya da ‘en dışarı’ ülke dışına çıkmak düştü 1980 öncesi ‘yoldaş’ kadınların ‘politik kimlikleri’ buharlaştırıldı, hızla yeni kimlikler edindiler ‘içerdekini bekleyen”,  ‘mahpusun karısı’, ‘Mamak ailesi’, ‘Diyarbakır ailesi’, ‘Metris ailesi’…

“Aradan 30-35 yıl geçti. Bugün aynen 1968 örneğindeki gibi şimdi ‘biz de vardık” diye anlatmaya çalışmak zorunda kalıyoruz. Onca kitap yazılıyor, bakıyoruz, nehir söyleşilerde ‘ya kadınlar’ diye soruluyor. Neyse ki yarım sayfada bir şeyler anlatılıyor.  Özetle, örgütlerin cinsiyeti erkekti.”

“Ne var ki, anneler de politikleşti, çocuklar da. İnsan Hakları Derneği kurucularından ‘mahpus annesi’ Melahat Sarptunalı ‘artık anahtar taşımıyorum’ demişti. Kadınlar dışarıda, özellikle mahpus anneleri özelinde evde beklemek babalara düştü. ”

“Şehirler ve Gizledikleri” panel dizisi “Sıkışma: Guantánamolar” sergisi kapsamında düzenleniyor. İlk paneli Diyarbakır Cezaevi’nde dair olan serinin gelecek paneli 25 Nisan’da “Ermenilerin Yitik Şehri İstanbul” başlığıyla gerçekleşecek.(BK)