24-10-2014

Fotoğrafı Kaldırmak, Nurcan Baysal T24 Yazısı

fotoğrafı-kaldırmak3

T24 – Nurcan Baysal

“Bazıları altı ay tutacaklar diyordu. Altı ay tutacaklar… Altı günde bırakacaklar, ettiler sonra altı ay. Günlerin, ayların, yılların peşine düştük.” 

Bu sözler Cizre’de kocası 90’larda zorla kaybedilen Zelal’e ait.

Ağır insan hakları ihlallerinin belgelenmesi, bu ihlallerin toplanması, farklı toplumsal kesimlere yayılması ve hak ihlaline uğrayan grupların adalete erişimi için çalışmalar yapan Hakikat Adalet Hafıza Merkezi değerli bir çalışmaya daha imza attı. Hatice Bozkurt ve Özlem Kaya tarafından hazırlanan bu rapor, bugüne kadar bakılmayan, yazılıp çizilmeyen bir grubu, zorla kaybedilenlerin arkasında kalanlar olarak kadınların deneyimlerini inceliyor. “Fotoğrafı Kaldırmak” adıyla yayınlanan araştırma raporu zorla kaybedilenlerin eşlerine odaklanarak bu ağır hak ihlaline cinsiyet perspektifinden bakan ilk çalışmalardan.

Zorla kaybetmelerin en fazla olduğu dönem 1993-1996 yılları arası. Rapora göre 1992 yılında 22 kişi zorla kaybettirilmiş, 1993 yılında 103 kişi, 1994 yılında 518 kişi, 1995 yılında 232 kişi, 1996 yılında 170 kişi, 1997 yılında 94 kişi… Zorla kaybetmelerin çoğunluğu dönemin OHAL illerinde gerçekleşiyor. Bu illerin  başında da Diyarbakır, Şırnak ve Mardin geliyor.

Hafıza Merkezinin raporuna göre zorla kaybedilenlerin %97’si erkek. Yani arkada kalanlar, kadınlar.

“İnsanların hayatlarının değeri bir soğan başı kadardı…”

Kocaları “yok” edilen, savaşın yıkıcı etkisiyle baş başa kalan kadınlar için hayat bir daha hiç aynı olmayacaktır. Zorla kaybetme, geride kalanları sürekli bir arayış içinde bırakır. Ama aramak da kolay değildir. Kaybedileni aramanın yoğunluğu, maddi koşullara, küçük çocuğunun olup olmamasına, evde bir büyük ya da erkek olmasına göre değişebilmektedir. Örneğin genç yaşta eşi zorla kaybedilen Sevda, eşini aramaya gittiğinde, küçük bebeği onu beklerken ağlamasın diye gömleğini bırakıyor ki bebek gömleğin kokusuyla avunsun.

Kitapta kadınların anlatılarında, kayıptan sonra sürekli anlatılan bir yalnızlık, yalnız bırakılmışlık hali görüyoruz. Bu yalnız bırakılmışlığa, hayatın her alanında hissedilen korku ve dehşet ortamı da eşlik ediyor. Şırnak Uludere’den Pervin bunu şöyle dile getiriyor:

“O zamanlar (olumlu) hiçbir şey yoktu. Her şey gizliydi. Dünya öyleydi ki insanlar biz varız demeye bile korkuyordu. Yangın yeriydi kızım. İnsanların hayatlarının değeri bir soğan başı kadardı…” 

Tüm savaşlarda olduğu gibi Kürdistan’daki savaşta da kadın bedeni bir mücadele alanı olarak kullanıldı. Konu kadınlar olduğunda gördüğümüz buz dağının sadece yüzeyi. 90’larda yaşanan cinsel şiddet, tecavüzler çoğu zaman anlatılamadı. Nitekim bu raporda da bu hissediliyor, bu çerçevede anlatılanları anlatılamayanları tahayyül edebilmemiz için küçük birer ipucu olarak algılamak gerekiyor.  Diyarbakır’dan Besime bu ipuçlarından birini veriyor:

“Söylemediklerini bırakmıyorlardı ki. Bu çocuklar kimin diyorlardı; benim çocuklarım, diyordum. Bunların hepsini teröristlerden peydahlamışsın, diyorlardı. Bundan sonra da bizden peydahlayacaksınız, diyorlardı. Yani kötü şeyler diyorlardı, ama her şey söylenemiyor. Yani biz oradan göç etmeseydik çocuklarımıza da tecavüz etmeye geleceklerdi. Yani insan doğru konuşmalı. Yani bir kadını evde tek bulsalar gidip o kadına tecavüz ediyorlardı.” 

Cumartesi Anneleri (Dayikên Şemiyê)

Eşleri zorla kaybedilen bu kadınlar geride çocuklarıyla birlikte kendilerini bir geçim mücadelesi içinde buldular. Ciddi bir kısmı mevsimlik işçi olarak çalışmaya başladı. Çoğu darmadağın olan evleri ve hayatlarını geride bırakıp göç etmek zorunda kaldı. Bir kayıp eşi olarak –ne dul, ne boşanmış, kayıp eşi- çoğu “kadınlığından” vazgeçerek hayata devam etti. Kadınlık örtüldü, kayıp eşle birlikte geçmişe gömüldü. Kocalarını zorla kaybedilerek ödenen bedel, kendi hayatları üzerinden tekrar tekrar ödenmeye devam etti ve hala da ediyor.

500 haftadır her Cumartesi meydanlara inerek sevdiklerinin fotoğraflarını kaldıran kadınlar, Cumartesi Anneleri (Dayikên Şemiyê) işte bu kadınlar!

Sevdiklerinin bedenlerinin yokluğunu, eylemleriyle var eden, sevdiklerinin “fotoğrafını kaldırarak”, kaldırdıkları bu fotoğrafı her hafta devletin yüzüne tutarak, 500 haftadır kayıplarının mücadelesini veriyor bu direngen kadınlar!

Bu kıymetli raporun yazarlarının dediği gibi: “Kadınların yaşadıklarını ne kadar yazsak hep biraz eksik kalacak ama kendi seslerini tamamlamak için onlar hep oradalar ve aslında duymak isteyene çok şey anlatıyorlar” 

Peki ya biz! Bu sesleri duymaya, bu fotoğraflarla yüzleşmeye hazır mıyız?