07-07-2013

‘Ordu ve Emniyet Üyeleriyle Korucu ve İtirafçılar 1980’den Beri 1353 Kişiyi Zorla Kaybetti!’

page_ordu-ve-emniyet-uyeleriyle-korucu-ve-itirafcilar-1980den-beri-1353-kisiyi-kaybetti_493391487

T24 – Veli Başyiğit

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin hazırladığı, Türkiye’de 1980’den itibaren gerçekleşen “gözaltında kayıplar”ı inceleyen iki rapor açıklandı. Uluslararası literatürdeki “zorla kaybetme” ifadesinden yola çıkarak hazırlanan “Konuşulmayan Gerçek: Zorla Kaybetmeler” ve “Zorla Kaybetmeler ve Yargının Tutumu” başlıklı raporlarda, kaybetmelerin “ordu mensupları, korucular, itirafçılar ve emniyet mensupları tarafından gerçekleştirildiği” belirtilirken yargının olayların üzerine gitmeyerek; üniversite, medya ve sivil toplum örgütleri gibi bilgi üreten kurumların da sessiz kalarak kayıpları gerçekleştirenlerle “işbirliği” yaptığı ifade edildi. “Toplam 1353 kişinin devletle bağlantılı güçler tarafından kaybedildiği” öne sürülen raporlarda, en çok kaybın 1994 senesinde yaşandığı, en çok kayıp veren şehrin de Diyarbakır olduğu belirtildi.

Raporlarda, kaybedilenlerin yüzde 99’unun erkek olduğu açıklanırken, kaybedilenlerin yüzde 65’inin bedeninin bulunmadığı, yüzde 8’inin ise bedenlerinin bulunmasına rağmen ailelerine teslim edilmediği yazıldı. “Yargının Tutumu” adlı raporda, “zorla kaybetmelere dair başlatılan soruşturmaların yüzde 75’i sürüncemede bırakıldı, açılan davaların ise ancak yüzde 1’i mahkûmiyetle sonuçlandı. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’ne (AİHM) yapılan başvuruların ise yüzde 78’i Türkiye devletinin mahkûmiyetiyle sonuçlandı.”

Çatışma dönemlerindeki hak ihlallerinin araştırılmasına ve bu süreçlerle yüzleşilmesine yönelik çalışmalar yürüten Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, kamuoyunda “gözaltında kayıp” olarak bilinen, uluslararası literatürde “zorla kaybetme” olarak geçen olaylara odaklanan iki raporu Taksim’deki Cezayir Toplantı Salonu’nda düzenledikleri basın açıklamasında paylaştı.

Sunumlarını Hafıza Merkezi Direktörü Meltem Aslan, Hukuktan Sorumlu Program Yöneticisi Emel Ataktürk Sevimli, Belgelemeden Sorumlu Program Yöneticisi Özgür Sevgi Göral’ın yaptığı “Konuşulmayan Gerçek: Zorla Kaybetmeler” ve “Zorla Kaybetmeler ve Yargının Tutumu” başlıklı iki raporda, 1353 kişinin devletle bağlantılı güçler tarafından zorla kaybedildiği, ancak bu listenin belgelenemediği belirtildi.

Raporlara göre, “Türkiye’de insan hakları ihlallerine dair yayınlara bağlı olarak hazırlanan listedeki kayıplardan 262’sinin devlet tarafından kaybedildiği bilgisi, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi (AİHM) başvuruları, kayıp yakınlarıyla yapılan görüşmeler ve kaybetme davalarına dair bilgiler aracılığıyla kesinleştirilmiş durumda.”

‘En çok kayıp Diyarbakır’da’ 

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin raporlarına göre, 1980’den günümüze zorla kaybetmelerin en yoğun gerçekleştirildiği şehirlerin başında 382 kişiyle Diyarbakır gelirken, kaybetme uygulamaları en sık Tansu Çiller’in Başbakan olduğu 1994 yılında yaşandı. Verilere göre, 1994’te zorla kaybedilenlerin sayısı 511.

Savcılıklara sunulan dilekçeler ve dava dosyalarından oluşan 227 hukuki belgeyi inceleyen Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’ne göre, zorla kaybetme davalarından sadece ikisi mahkûmiyetle sonuçlandı.

‘Gözaltında kayıpları ordu, emniyet, korucu ve itirafçılar yaptı’

Hafıza Merkezi, zorla kaybetmelere en çok rastlanan ikinci şehir olması ve hak ihlallerinden kaynaklanan toplumsal hafızadaki yeri sebebiyle, saha çalışmalarını Şırnak’ın Cizre, Silopi ve İdil ilçelerinde gerçekleştirdi. Şırnak’ta 1980’den bu yana kesinleşmemiş rakamlara göre 211 kişi kaybedildi.

‘Kayıpları yapanlarla yargı ve üniversiteler arasında işbirliği var’

“Konuşulmayan Gerçek: Zorla Kaybetmeler” isimli raporda, “zorla kaybetmelerin ordu mensupları, korucular, itirafçılar ve emniyet mensupları tarafından gerçekleştirildiği” belirtildi. Raporda, “zorla kaybetmeleri gerçekleştirenler ile yargı, üniversiteler, sivil toplum örgütleri ve medya arasında çok güçlü bir kurumsal işbirliği olduğu” bilgisine yer verildi. Rapor özetinde şu ifadeye yer verildi: “Yargı organları zorla kaybetmelerin üzerine gitmiyor, üniversiteler ve sivil toplum örgütleri gibi bilgi üreten kurumlar bu konuda bilinçli bir sessizlik içinde ve anaakım medya esasen mağdurları kriminalize eden yayınlar yapıyor.”

‘Kaybedilenlerin yüzde 99’u erkek’

Hazırlanan raporlara göre, kaybedilenlerin yüzde 99’u erkek, yüzde 1’i kadın. Raporda, “toplumsal cinsiyet açısından dengesizlik oluşturan bu durumun kayıpların geride kalan yakınlarının ekonomik ve sosyal açıdan zorluk çekmesine sebep olurken, zorla kaybetmelerle ilgili hukuki süreçlerin takibini de güçleştirdiğine” dikkat çekildi.

‘Kayıpların yüzde 65’inin bedeni bulunamadı’

Kaybedilenlerin akıbetine dair verilerde de kişilerden yüzde 67’sinin bedeninin bulunmadığı, yüzde 8’inin bedeninin bulunmasına rağmen ailesine teslim edilmediği ve sadece yüzde 25’inin bedenlerinin bulunarak ailesine teslim edildiği belirtildi.

Raporda, kaybedilenlerin yüzde 51’inin öldürülmesi ateşli silahlarla gerçekleştirildiği ifade edilirken, infazlarda kullanılan diğer yöntemler arasında işkence yaparak öldürme, öldürdükten sonra bedeni helikopterden atma, boğarak öldürme, bedeni yakma, baş kesme ve patlatarak öldürme sıralandı.

‘AİHM kayıp davalarının yüzde 78’inde Türkiye’yi mahkum etti’

Raporlarda hukuki süreçlere dair yer verilen bilgilere göre, “zorla kaybetmelere dair başlatılan soruşturmaların yüzde 75’i sürüncemede bırakıldı, açılan davaların ise ancak yüzde 1’i mahkûmiyetle sonuçlandı. AİHM’e yapılan başvuruların yüzde 78’iyse Türkiye devletinin mahkûmiyetiyle sonuçlandı.”

‘Birçok soruşturma ya zamanaşımına uğradı ya da uğramak üzere’

“Zorla Kaybetmeler ve Yargının Tutumu” raporunun yazarlarından avukat Emel Ataktürk Sevimli raporun sunumu sırasında, kaybetmelere ilişkin soruşturmalarda en önemli tehlikenin zamanaşımı olduğunu söyledi. Sevimli, “Söz konusu soruşturmaların ortalama süresinin 18 yıl 3 ay olduğu göz önünde bulundurulduğunda, birçok soruşturma 20 yıllık zamanaşımına uğramış ya da uğramak üzere” dedi.

Hafıza Merkezi Direktörü Meltem Aslan da, Kürt meselesinde çözüm sürecine dair tartışmaların yoğunlaştığı bugünlerde zorla kaybetme konusunun daha da önem kazandığını belirtti. “Mağduriyetlerin giderilmesi, tazminat programlarının geliştirilmesi, yargılamaların gerçekleştirilmesi ve kurumsal reformların yapılması gerektiğini” vurgulayan Aslan, “bunlar yapılmadan kalıcı bir barış ve demokrasi sağlanamayacağını” söyledi.

Hafıza Merkezi’nin belgelemeden sorumlu Program Yöneticisi Özgür Sevgi Göral da Türkiye’de 90’lı yıllarda sistematik bir hal almış zorla kaybetme uygulamalarının “devlet terörü” olarak tanımlanabileceğini söyledi.

‘Hakikat komisyonu kurulmalı, devlet sırrı engeli önlenmeli’

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin yayımladığı raporlarda sıraladığı öneriler şöyle:

  • Birleşmiş Milletler’in “Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşmesi” imzalanmalı ve uygulanmalı.
  • TBMM, 12 Eylül’ü takiben gerçekleşen insan hakları ihlallerinin, siyasal cinayetlerin ve zorla kaybetmelerin araştırılması için bağımsız bir hakikat komisyonu kurmalı.
  • Yargılamalar hızla, adalete uygun bir biçimde ve insanlığa karşı suç kapsamında zamanaşımı işlemeden yürütülmeli.
  • Hak ihlallerine ismi karışan devlet memurlarının fiili cezasızlığı sona erdirilmeli, terfi ve taltif edilmeleri engellenmeli.
  • Devlet, hak ihlallerinin soruşturmasında elindeki arşiv bilgilerini paylaşmalı; soruşturmaların devlet sırrı engeline takılması önlenmeli.
  • Mağdur yakınlarına rehabilitasyon olanağı sağlanmalı, tazminat ödenmesiyle ilgili çalışmalar yapılmalı.

‘Zorla kaybetme’ nedir?

Birleşmiş Milletler’in hazırladığı Herkesin Zorla Kaybetmelere Karşı Korunması Hakkında Uluslararası Sözleşmesi’nde “zorla kaybetme” şöyle tanımlanıyor:

“(…) Devlet görevlilerinin ya da devletin yetkilendirmesi, desteği veya göz yummasıyla hareket eden kişilerin ya da kişi gruplarının gözaltına alma, tutuklama, kaçırma ya da diğer herhangi bir biçimde özgürlükten yoksun bırakması ve bu durumdaki bir kimseyi, özgürlükten yoksun bırakmayı kabul etmenin reddedilmesi veya kaybedilen kişinin akıbetinin ya da nerede olduğunun gizlenmesiyle, hukukun koruması dışına çıkarması.”