10-06-2014

Sergi: 20 Dolar 20 Kilo

20-Dolar-20-Kilo1

Mizgin Bozkurt

Tütün Deposu’nda 5 Mart – 5 Nisan tarihleri arasında gerçekleştirilen ’20 dolar 20 kilo’ sergisi elli yıl önce birçok göçe tabi tutulan azınlıkların hikayesi. Göç ettirilenler üzerine kolektif hafızamızı güçlendirmek ve diri tutmak adına bir alan yaratıyor bu sergi. 1964 yılında Türkiye Cumhuriyeti Devleti 12,903 Rum’u Rum pasaportlarıyla beraber sınırdışı etti.

Türk resmi tarihi büyük ölçekli görmezden gelmeler ve unutturulma üzerine inşaa edildi. Bu yaklaşımın neden olduğu ve tarih boyunca süregelen acıları anmak, bugüne etkilerini görmek ve yarına yansımalarının önüne geçebilmek ancak yerli halkların tümünün yok sayıldığı, “etnik temizlik” ve “asimilasyonla yok etme” süreçlerinin arka planını oluşturan  tarihsel gerçeğe bakmakla mümkün olabilir. Kemalist söylem seküler değerler üzerine inşa edildiğini iddia etse de yeni Cumhuriyet, Türklüğü, Müslüman kökenle özdeşleştirir. Bu durum diğer birçok etnik kimlik ve inanç grubu gibi Anadolu’nun yerli halklarından gayrimüslim olanların da gerçek vatandaş olarak görülmemesiyle sonuçlandı. Aslında Lozan Antlaşması’na göre,Türkiye Cumhuriyeti topraklarında yaşamayı sürdüren gayrimüslimlerin hakları korunmuştu.

Ancak bu topluluklar cumhuriyet tarihi boyunca birçok göçe tabi tutuldular, mal varlıklarına el konuldu, yeni mülk edinmeleri kısıtlandı. Bu şekilde Yahudi, Ermeni, Rum ve diğer Hıristiyan cemaatlerden oluşan nüfus giderek azaltıldı. Tütün Deposunda açılan 20 Dolar 20 Kilo isimli sergi 50 yıl önce yaşanan ve çok az bilinen bu örneklerden birine ışık tutuyor. Bu sergi silinmeye çalışılan bir geçmişin toplumsal hafızalarımızda yer bulması için bir katkı.  Sergi salonunda bulunan ve sürgünü simgeleyen bavulları alıp yakın tarihimizde bir yolculuğa çıkıyoruz.

Zincirin halkaları

Türkiye Cumhuriyeti devleti 1964 yılında 12 bin 903 Yunan pasaportlu Rumun sınır dışı edilmesine karar verdi. Bu sürgün Anadolu topraklarında yaşayan Rumlar için bir başlangıç değildi. 1922 yılındaki nüfus mübadelesi, varlık vergisi, azınlıklar için çıkarılan özel askerlik düzenlemeleri, 6-7 Eylül olayları gibi sürüp gelen uygulamalar bu zincirinin birer halkasıydı.

1964 sürgününe gerekçe olarak gösterilen ise temelde Kıbrıs sorunuydu. 1950’lerden itibaren dönemin iktidarı ve tüm resmi devlet kurumları, Kıbrıs’ta taraflarını belli etmek için Rumlara yönelik  büyük bir nefret söylemi başlattı. Basın bu noktada çok aktif bir rol oynadı. Binlerce dükkan ve evin yağmalandığı, cinayet ve tecavüzün gerçekleştirildiği, kiliselerin yakıldığı 6-7 Eylül 1955 olayları, devlet eliyle oluşturulan bu atmosfer üzerinden gelişti. Yaratılan korku atmosferinde birçok Rum ülkeyi terketti. Ancak, yaygın olarak bilindiğinin aksine, Rumların ülkeyi terk etmesi aslolarak bu olaydan sonra gerçekleşmedi.

Kıbrıs konusu, 1960’da adada bir devletin kurulmasıyla kısmen durulsa da adadaki Türklere azınlık statüsü verilmesi olayların yeniden alevlenmesine vesile yapıldı. Dışarıda diplomatik ve askeri müdahaleler devreye konulurken içerde de Rumlara karşı sürdürülen nefret kampanyaları devam etti. Kıbrıs Cumhurbaşkanı Makarios’a destek vermekle suçlanan Yunanistan’ı zor durumda bırakmak için  hali hazırda yaratılmış milliyetçi tepki temelindeTürkiye, kendi vatandaşlarını koz olarak kullandı.

16 Mart 1964’te Yunanistan pasaportu taşıyan ve İstanbul’da yaşayan Rumlara ülkeyi terk etmeleri için 12 saat verildi. Sürgüne gönderilenler resmi olarak Yunan pasaportlu olan Rumlar gibi görünse de bu sürgünü yaşayanların sayısı bununla sınırlı kalmadı, onlara eşleri çocukları akrabaları eşlik etti. Sürgün sonrası bir yıl içinde İstanbul’daki Rum nüfusu yaklaşık olarak 90 binden 30 bine indi.

Mal varlıklarına el konuldu

Tüm geçmişlerini burada bırakarak bambaşka topraklara gidenlerin yanlarına sadece 20 kilo kişisel eşya ve 20 doları aşmamak kaydıyla para almalarına müsaade edilmişti. Mal varlıklarına da el konulmuştu. Ellerinde bavulları hiç tanımadıkları topraklara yol alan Rumlar geride sadece maddi varlıklarını bırakmadı.

Onlar hep özlemle anacakları memleketlerini, onları vareden köklerini geride bıraktılar. Eksilen sadece onlar değildi. Bu ülke de tarihini kültürünü var eden, onu besleyen insanlarını kaybetti.
Yaşananlar bu sürgüne maruz bırakılanlar için 50 yıl öncesinde bırakılmış bir tarih, bir geçmiş değil.

Hiçbir hesaplaşma olmadığından etkileri ve acıları bugün de süren, bugün kadar yakın bir gerçek. Bizler de sergiyi gezerken sadece elimize bir bavul alıp geçmişe yolculuk yapmıyoruz. Baktığımız her kare, duyduğumuz her ifade, okuduğumuz her gazete, bugüne ve farklı kimliklerimizle hepimize dair de birşeyler fısıldıyor.

“Böyle oldu çünkü” denilerek Rumlara uygulanan sürgünlerin, Ermenilere uygulanan soykırımın, Kürtlere uygulanan vahşetin, Alevilere yönelik şiddetin gerekçelerini oluşturmak, ‘durup dururken yapılmadı’ denilerek her birine ‘makul’ nedenler bulmaya çalışmakla, bu utanç olaylarını birebir gerçekleştirmek arasında kalın bir çizgi olmadığını görüyoruz.

Belki kimilerimiz bilerek inkar etmiyor, ancak devletin resmi ideolojisi doğrultusunda  bizlere kanıksatılmış yanlışları tekrar etmemizin bu yangınlara ne kadar alev taşıdığının ayırdına varıyoruz. Öyle ya ‘çünkü teröristlerdi’ denilerek binlerce keyfi ve yargısız infaz görmezden gelinip, ölümle-yaşam arasında asılı kalan zorla kaybetmelerin yaşanmış olduğu gerçeğine hâlâ kulak tıkanırken  tüm bu yaşananlar ne kadar geçmiş sayılabilir?

Sürgüne gönderilen Rumlara ‘vatana ihanet’ ettiklerini kabul ettiklerini belirten belgeler imzalatıldı. Gazetelerde okunan bu haberlerle yaygınlaştırılmaya çalışılan ‘Onlar gitmeli çünkü ihanet ettiler’, ‘onlar öldürülmeli çünkü bölücüler’ anlayışı yakın tarih boyunca sürekli başvurulan ve hala hatırı sayılır şekilde itibar gören bir argüman. Sonraki yıllarda sıcağı yanı başımıza kadar gelse dahi yakılan köylerin alevlerini görmememiz bundandı. İçte ve dışta varolduğuna inandırıldığımız düşman olgusu Rumlara, Kürtlere, Alevilere, Süryanilere ve diğer tüm farklı kimliklere bakışımızı, onlara yaklaşımımızı, onların maruz bırakıldığı her türlü baskı ve acıyı görünmez kıldı.

‘Dört yanımızın düşmanla çevrili’ olduğu paranoyasının tetiklediği ruh haliyle bir halkın isyanını, ‘Faiz lobisi’ açıklamasıyla değersizleştiren, yaşanan en bariz yolsuzluğu ‘dış mihrak’ kılıfıyla kabul edilebilir kılan gerçeklik kaç tarih ötemizde?

Çekilen altın dişler

Sonuç olarak 1964’te İstanbul’da yaşayan ve sürgüne gönderilen Rumların götürdükleri bavullarda 20 kilo eşyadan çok daha fazlası vardı. Aslında gümrük memurları tüm kayıtları titizlikle tutuyordu. Hatta kontrol için hazır bulundurulan dişçiler altın dişi olanların bu dişlerini bile çekti. Ancak o bavullarda, kayıtlara geçmeyen, sürgüne gönderilenlerin yanında götürdükleri, onları var eden  anıları, özlemleri ve büyük acıları da vardı.

Hiçbir bavula sığdırılamayan bu ağırlığı da yanlarında taşıdılar. Aynı ağırlık biz geride kalanların da hayatlarına yapıştı. Geçmişle hesaplaşmak hiçbir zaman tüm yaraları iyileştirme, yok olan yaşamları geri getirme, özlemleri ve kaybolan umutları telafi etme gücünde olmayacak elbette.

Ancak aynı sistem ve zihniyetten, ‘Türkiye Türklerindir’ anlayışından kaynaklanan tüm diğer acılar gibi 50 yıl önce Rumlara yaşatılan bu acılar da bu coğrafyaya, yani bize ait. Tarihteki yaraları görmezden gelmek yaşanan acıları yok etmediği gibi bugünümüze de sızıyor, yarınımızı kirletiyor.
Geçmişle yüzleşme ve hesaplaşma, hem hayatlarında bu ağırlığı taşıyan insanların yükünü hafifletecek hem de

‘Bir daha asla’ diyebilmemizi, bu acılara neden olan sistemi sorgulamamızı, böylece bugünümüzü ve yarınlarımızı kurabilmemizi sağlayacak. Hakikat; üstü ne kadar kan, gözyaşı ve acılarla örtülse de sesini haykıracağı bir çatlak buluyor. Yok saydığımız ya da uzaklara gönderdiğimizi düşündüğümüz her kişi, bu topraklara ait her farklılık ise sadece bizi azaltıyor. Tarih ve onun yarattığı ağırlık ise bugünümüzle yan yana yol almaya devam ediyor.