17-08-2017

Suç, ceza, pişmanlık

Yazan: Karin Karakaşlı
Yayımlandığı yer: Gazete Duvar
17 Ağustos 2017

Murat Çelikkan, 25 yıllık gazetecilik hayatının yanı sıra insan hakları alanındaki çalışmalarıyla da tanınıyor. İnsan Hakları Derneği, Uluslararası Af Örgütü – Türkiye, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın kurucusu olan ve yönetim kurullarında yer alan Çelikkan, Kürt meselesi ve medya etiğiyle ilgili projelerde çalıştı. 2010’dan bu yana da kurucularından olduğu Hakikat Adalet Hafıza Merkezi direktörü. Bu tertemiz, onurlu özgeçmiş insan hakları savunucularına ‘ajan’ muamelesi yapılan bir dönemde elbette ‘çifte kavrulmak’ anlamına geliyor. Başka bir şeye değil.

Biz sevdiklerimizi yolculuğa uğurlardık, cezaevine değil. İnsan hakları savunucusu, gazeteci Murat Çelikkan cezaevine uğurlandı. Cümlede sizi ürperten, içinizi kabartan bir şeyler varsa, bu kadarı bile iyi.

Çelikkan kapatılan Özgür Gündem’in Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği yaptığı gerekçesiyle açılan davada, 1 yıl 6 ay hapis cezası aldı. Şimdi 45 gün cezasını Kırklareli Cezaev’inde geçirdikten sonra denetimli serbestlikten yararlandırılmazsa, infaz yasası gereği 13 ay boyunca Türkiye’nin mahpus gazetecilerinden biri olacak. Bu arada henüz hapse girmemiş olan ve bu nedenle kendilerine ‘dışarıdaki gazeteciler’ diyen meslektaşları da Büyükada kumpasından devamla Cumhuriyet gazetesi için oluşturdukları bir Whatsapp grubu üzerinden hedefe konuldukları için suç duyurusunda bulunuyor. Manzara çok kısaca bu.

Murat Çelikkan, 25 yıllık gazetecilik hayatının yanı sıra insan hakları alanındaki çalışmalarıyla da tanınıyor. İnsan Hakları Derneği, Uluslararası Af Örgütü – Türkiye, Helsinki Yurttaşlar Derneği ve Türkiye İnsan Hakları Vakfı’nın kurucusu olan ve yönetim kurullarında yer alan Çelikkan, Kürt meselesi ve medya etiğiyle ilgili projelerde çalıştı. 2010’dan bu yana da kurucularından olduğu Hakikat Adalet Hafıza Merkezi direktörü. Bu tertemiz, onurlu özgeçmiş insan hakları savunucularına ‘ajan’ muamelesi yapılan bir dönemde elbette ‘çifte kavrulmak’ anlamına geliyor. Başka bir şeye değil.

Murat Çelikkan kapatılan Özgür Gündem Gazetesi ile dayanışmak amacıyla başlatılan “Nöbetçi Genel Yayın Yönetmenliği” kampanyasına destek vererek 28 Mayıs 2016 tarihinde Genel Yayın Yönetmeni olmuştu. Çelikkan, İstanbul 13’üncü Ağır Ceza Mahkemesi’nde 16 Mayıs’ta görülen davada, “örgüt propagandası” iddiasıyla 1 yıl 6 ay hapis cezası almış, cezası mahkeme tarafından “Sanığın duruşmadaki davranışlarıyla yeteri kadar pişmanlık göstermemiş olması” gerekçesiyle ne ertelenmiş ne de para cezasına çevrilmişti. Son olarak İstanbul Bölge Adliye Mahkemesi 2’nci Ceza Dairesi de mahkemenin verdiği cezayı onadı.

‘Yeteri Kadar Pişmanlık Göstermemek’

Malûm pişmanlık kişisel ilişkilerinde bir hatan, kusurun olduğunu fark ettiğinde ya da yasa önünde suçunu itiraf ettiğinde devreye giren bir hâl. İlkinde “Bir şeyler öğrendim, yaptıklarımı doğru bulmadım, hiç sevmedim. Tekrarlamaya niyetim yok, söz veriyorum” cinsinden kırılan kalplere, zedelenen güven zeminine dönük bir düzeltme, değişme iradesi anlamına gelir. İkincisiyse itirafçı olarak ceza indirimi istemek demektir.

Hatırlayalım Murat Çelikkan 17 Mayıs 2017 günü yapılan duruşmasındaki savunmasında nöbetçi yayın yönetmenliği yaptığı gün gazetede çıkan üç haberin neden ‘”suç” sayılamayacağını şöyle anlatmıştı:

“Savcılık iddianamesinde bir gün süreyle yayın yönetmenliğini yaptığım Özgür Gündem Gazetesi’nde yayımlanan üç haber nedeniyle ‘’terör örgütü propagandası yapmak’, ‘suç işlemeye teşvik etmek’, ‘işlenmiş olan suçu veya suçluyu övmek’ ve bu yolla ‘kamu düzenine açık ve yakın tehlike oluşturmak’ ile suçlanıyorum. Bir gazetenin haber yapan muhabirleri ve yasa karşısında sorumlu tutulan sorumlu müdürleri varken bir günlük yayın yönetmeni olarak sorumlu tutulmanın meşru olmadığı açık. Üstelik ifade ve basın özgürlüğü için dayanışma amacıyla yapıldığı açık olan bir günlük nöbetçi yayın yönetmeni uygulamasının savcılık makamı tarafından suç olarak görülmesinin mantığını da anlamak mümkün değil… Hakkımda istenen ceza ‘Bahar Gülüşlü Cesur Çocuk’, ‘Heron Düşürüldü Kobra Darbelendi’ ve ‘Savaş Uçakları Kenti Vuruyor’ başlıklı üç haber nedeniyle. Bir yayın yönetmeninin işi gazetede çıkan her haberden haberdar olmak değildir. Ama sorumluluğu başkalarına atmayacağım. Bu üç “suç unsuru” haberin de haber olduğu ve bunların yayımlanmasında toplum yararı gözetildiği açıktır. Esas olan bu haberlerin doğru olup olmadığıdır. Doğru olmaması halinde bile, ceza kesecek olan savcılık makamı değildir. Doğruları dile getirmenin ve aramanın, halkı haberdar etmenin, gerçeğin farklı veçhelerini göstermeye çalışmanın adı da propaganda değildir. Kaldı ki propaganda sadece kötü gazeteciliktir.”

Çelikkan ardından sanki hukuk varmışçasına, mantık hüküm sürüyormuşçasına bu üç haberin tahlilini yaptı. Özgür Gündem’in hiçbir tekzip edilmeyen başka devlet elli katliam haberleriyle gerçekleri nasıl kamuoyuna duyurduğunu aktardı uzun uzun. Sonrasında dedikleriyse aslında iktidar sahiplerinin düşünmesi gerekenlerdi:

“Dünyadaki ve ülkemizdeki örneklerden biliyoruz ki savaşlar aslında sadece silahlarla değil en çok da bilgi ve düşün dünyasıyla, özellikle medya aracılığıyla yürütülüyor ve savaş ve çatışma koşullarının ilk kurbanı da gerçekler oluyor… Tarih, iktidarlar tarafından dayatılan tek boyutlu, tek sesli, tek odaklı toplum mühendisliklerin insanlık için ne denli büyük yıkımlara yol açtığının örnekleriyle doludur… Haber veren, gazetecilik yapan ve ifade özgürlüğünü savunan insanları cezalandırmak ve mahkûm etmek sadece o insanlarla sınırlı kalmayıp demokratik düzeni de yaralamaktadır. Mahkemeniz vereceği kararla sadece beni değil, Türkiye’de barışı, demokrasiyi, basın özgürlüğünü yani Türkiye’nin demokratik, çoğulcu bir toplum olma tasavvurunu aklayacak ya da cezalandıracaktır. Bu nedenle aslında bu davanın hiç açılmamış olması gerektiğini düşünmekle beraber beraatimi talep ediyorum.”

Eh mahkemenin kararına da öncesinde ve sonrasında kimlerin ne uğurda cezalandırıldığı, siyasette ve yargıda hangi saikle hedef tahtasına konduğuna da bakınca çoğulcu toplum tasavvuru halen ve ısrarla cezalandırılıyor onu biliyoruz. Barış demek, insan hakları, eşit, özgür, insan onuruna yaraşır bir hayat için mücadele etmek, gerçeklerin haberini yapmak, araştırmak bunların hepsi “suç”.

Adını Koymak

Tam da bu hafta ABD’nin Virginia Eyaleti’ne bağlı Charlottesville kentinde, beyazların üstünlüğünü savunanların gösterileri sonrası ortalık karıştı. Irkçı grupların, Amerikan İç Savaşı döneminde köleliği savunan, ayrılıkçı konfederasyoncuların komutanı general Robert E. Lee’nin heykelinin kaldırılması planına karşı silahların, Nazi ve Ku Klux Klan sembollerinin, bayraklarının ortaya çıktığı bir gösteri düzenlemesiyle başlayan olaylarda, ırkçılık karşıtı göstericilerin içine hızla dalan bir araç bir kişinin ölümüne, 19 kişinin yaralanmasına neden oldu. Olaylar sonrası eyalette olağanüstü hal ilan edildi. ABD Başkanı Donald Trump, yine şanına yaraşır muhteşem açıklamasında “pek çok tarafın sergilediği nefret, bağnazlık ve şiddeti kınadığını” belirtti. “Bu tarz olaylara ABD’de yer olmadığını” söyleyen Trump, “birlik olma” çağrısı yaptı. Peş peşe gelen tepki mesajları sonrası Beyaz Saray bir açıklama yayınladı ve bu açıklamada nihayet ABD’de beyaz ırkın üstünlüğüne inananlar (white supremacists) ve neo-Nazi ifadeleri yer aldı.

Bir şeylerin adını koymamak, popülist, kışkırtıcı siyasetlerden medet ummak tarihte tekerrüründen dehşetli korku duyulması gereken, insanın insan olmaktan utandığı dehşetli cinayetlere, katliamlara, soykırımlara varır.

Dünyada ve Türkiye’de tablo buyken neyin suç olduğunu, ceza gerektirdiğini kendilerini de afiyetle yutacak kırım mekanizmaları oluşturan iktidarların düşünmesi gerekir. Kimse kendi değerlerini faşist politikaların lügatine göre yeniden tanımlayacak değil. Ama bu yolda dibin dibine yuvarlanırken, pişmanlık bile duyulamayacak bir sona varmak diye bir şey var.

Hayatın akışı elbet döner. Düşenler kalkar. Ya o koca çelmeden, o pis çamurdan, devasa bir silindirden medet umanlar, onlara ne olur? Tarihte onun da cevabı var.