11-05-2016

Türkiye’de Cezasızlık: Zorla Kaybetme İnsanlık Suçu

Bianet –  Kerem Çiftçioğlu

Türkiye’de Cezasızlık Mevzuatı raporuna göre zorla kaybetme suçları, dönemin milli güvenlik siyasetiyle bağlantılı işlendiğine dair mevcut delillerden dolayı TCK’daki insanlık suçu tanımını karşılıyor. Yard. Doç. Dr. Öznur Sevdiren’in hazırladığı  “Türkiye’nin Cezasızlık Mevzuatı” raporu, Türkiye’de cezasızlık sorununun temelinde yer alan üç ihlali, yargısız infaz, zorla kaybetme ve işkence suçlarını uluslararası ve iç hukuk çerçevesinde değerlendiriyor.

Raporun Türkiye’de ağır insan hakları ihlalleri ile yüzleşme literatürüne yaptığı en önemli katkı, cezasızlık kavramının uluslararası suçlarla olan ilişkisine dair yaptığı tartışma ve sunduğu çerçeve.

Bu çerçeve, daha sonra Türkiye’de uygulanan yargısız infaz, zorla kaybetme ve işkence suçlarının ulusal mevzuat düzeyindeki analizleri için nirengi noktalarını teşkil ediyor.

Rapor, böylece toplumsal alanda yapılmakta olan hukuki savunuculuğun odaklanması gereken kritik noktalara ışık tutuyor.

Raporda anılan, cezasızlık olgusunun tanımı ve amacına yönelik önde gelen iki referans belgede[1] cezasızlıkla mücadelenin dört temel amacı şöyle sıralanıyor:

  • Bir Daha Tekrarlanmama Garantisi: Cezasızlık, suçların tekrar etmesine yol açacağı için cezasızlık ile mücadelenin geleceğe yönelik boyutu, yani cezasızlığın pozitif önleme fonksiyonu üzerinde durulur.
  • Adalet Hakkı: Adaletin tesis edilmesi “mağdurların çektikleri acıların kabul edilmesi ve hatırlanmasını”, yani cezalandırıcı ve onarıcı adalet paradigmasını işaret eder.
  • Hakikati Bilme Hakkı: Devletin ihlalleri kayıt altında tutma, bu ihlallerle ilgili delil ve belgeleri arşivleme ve dolayısıyla kolektif hafızanın revizyonist ve inkarcı eğilimlerle ortadan kalkmasını önleme ödevi.
  • Tazminat Hakkı: İnkar yerine kabul, mağdurları iyileştirici/rehabilite edicidir, dolayısıyla kamu barışına veya “uzlaşma ve istikarar”a katkı sağlar.

Cezasızlıkla bağlantılı önemli kavramlardan biri “ağır ve ciddi insan hakkı ihlalleri”.

Buna göre, cezasızlık günümüzde her ne kadar kadına yönelik şiddet, iş kazaları, nefret suçları ve yolsuzluk gibi başlıklara kadar geniş bir yelpazede kullanılıyor olsa da, kavram uluslararası literatürde Avrupa Konseyi’nin dokuz başlıkta[2] topladığı “ağır ihlaller” bağlamında gündeme geliyor. Nitekim rapor da bu dokuz ihlalden üç tanesi olan yargısız infazlar, zorla kaybetmeler ve işkence üzerinde duruyor.

Bu ağır ihlaller yaygın veya sistematik bir biçimde veya bir çatışma bağlamında ise uluslararası bir suçun maddi unsurları haline geliyorlar ki, bu da bizi cezasızlığın diğer referans kavramı olan “uluslararası suçlara” getiriyor.

Uluslararası suç kavramı, özellikle 2. Dünya Savaşı ve Holokost’un getirdiği yıkımın ardından, insan varlığının korunması için gerekli yükümlülüklerin ağır ve geniş çaplı ihlallerinin uluslararası hukukta cezai yaptırım gerektirmesi gerektiği düşüncesinden doğdu. Uluslararası suçlara dair bağlayıcı ilkeler 1998’de kabul edilen Roma Statüsü’nde belirtilildi ve buna dayanarak kurulan Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yanı sıra özellikle eskiYugoslayva Uluslararası Ceza Mahkemesi ile Ruanda Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin statü ve içtihatları ile bu suçların içerik ve tanımı gelişmeye devam ediyor.

Sözleşmede tarif edilen dört temel suç tipi kategorisi soykırım, insanlığa karşı suçlar, savaş suçları ve saldırı suçları.

Bu suçların sözleşmeye taraf devletlerin sınırlarında veya taraf devletlerin vatandaşları tarafından işlenmesi halinde, suçun nerede işlendiğine bakılmaksızın mahkeme görev bakımından yetkili kılınır. Türkiye her ne kadar halihazırda Roma Statüsü’ne taraf olmamış ve Uluslararası Ceza Mahkemesi’nin yetkisini tanımamış olsa da, rapor, içeriğinde detaylı açıkladığı üzere, örfi ve sözleşme hukuku ilkeleri itibariyle sözleşme ve mahkemenin Türkiye için bağlayıcı sonuçlar taşıdığını iddia ediyor.

Zorla kaybetme suçu da gerek uluslararası insan hakları hukuku, gerekse uluslararası ceza hukuku sözleşmelerinde, suçun nitelikleri itibariyleinsanlığa karşı suç olarak tanımlanmakta, dolayısıyla uluslararası suç teşkil etmektedir.

Türkiye’de zorla kaybetme pratiklerinin insanlığa karşı suçun tanımını gerçekleştirecek biçimde yaygın ve sistematik bir saldırının bir parçası olarak – Roma Statüsü’ndeki tanımıyla bir “devlet politikası” dahilinde – işlendiği iki dönem söz konusu: 1) 12 Eylül darbesi ve sıkıyönetim rejimi dönemi, ve 2) olağanüstü hal rejiminin yürürlükte olduğu 90’lı yıllar.

Özellikle 90’lı yıllarda zorla kaybetmelerin benzer bir organizasyonel yapı ve bir plan dahilinde işlendiğine işaret eden çok sayıda resmi rapor ve iddianame mevcut. Türkiye, insanlığa karşı suç tanımını uluslararası tanımlamalardan bazı farkları olmakla beraber ilk kez 2004 yılında Türk Ceza Kanunu’nun bir parçası olarak kabul etti. Dolayısıyla, rapora göre Türkiye’de zorla kaybetme suçları, tam da dönemin milli güvenlik siyasetiyle bağlantılı olarak işlendiğine dair mevcut delillerden dolayı TCK’daki insanlık suçu tanımını karşılıyor. Halbuki Türkiye’deki yargılamalarda karşılaşılan temel sorunlardan biri, bu suçlara ilişkin başlatılan az sayıda davada fiillerin insan öldürme ve cürüm işlemek için teşekkül oluşturma gibi adi suçlar olarak nitelendirilmesi.

Rapor, zorla kaybetmenin ardından, bu suçun etrafını ören ve 90’lı yılların cezasızlık zırhını arkasına alan yasadışı, kısa yoldan ve keyfi infazlar ileişkence suçlarına dair kapsamlı bölümler içeriyor.

Bu bölümler suçlara dair kavramsal tartışmanın ardından, her biriyle ilgili geçmişten bugüne değişen ulusal mevzuat başlıklarını detaylı olarak mercek altına alıyor. Bu kapsamda yargısız infaz suçuyla ilgili önce anayasal istisna rejiminin bileşeni olan Olağanüstü Hal Kanunu ve Sıkıyönetim Kanunları, daha sonra olağan dönem güç kullanma mevzuatlarını analiz ediyor.

Benzer şekilde, işkence suçuna dair önce 12 Eylül Darbesi ara rejimi ve olağanüstü hal rejiminin sunduğu sunduğu cezasızlık koruması anlatılıyor, ardından geçmişten bugüne yaşanan reform süreçleri izlenerek daha güncel tartışmalara geliniyor. Raporun bu bölümü böylece Türkiye’nin istisna rejiminin yasal araçları ve pratik uygulamalarına dair kapsamlı bir topografya sunmuş oluyor.

Rapor mevzuata dair, yaşam hakkı ihlalleri, uluslararası suçlara ilişkin ve işkence yasağı başlıkları altında getirdiği bir dizi tespit ve önerilerle sona eriyor. (KÇ/AS)

[1] BM Genel Kurul, “Ağır uluslararası insan hakları hukuku ihlalleri ve ciddi uluslararası insancıl hukuk ihlalleri mağdurlarının çözüm ve tazminat hakkına dair temel prensipler ve kurallar” [Basic Principles and Guidelines on the Right to a Remedy and Reparation for Victims of Gross Violations of International Human Rights Law and Serious Violations of International Humanitarian Law] (60/147, A/60/509/Add.1, 21 Mart 2006); (Türkçe,İngilizce); ve Avrupa Konseyi Bakanlar Komitesi, “ciddi insan hakları ihlalleri bakımından cezasızlığın sona erdirilmesine yönelik rehber ilkeler” [Guidelines of the Committee of Ministers of the Council of Europe on eradicating impunity for serious human rights violations] (1110. toplantı, 30 Mart 2011) (İngilizce).

[2] Avrupa Konseyi kurallarında ağır ihlaller şu biçimde sıralanmıştır: 1. Yargısız infazlar; 2. Yaşam veya sağlığı ciddi bir şekilde risrke eden ihmaller; 3. Kolluk kuvvetleri, infaz koruma memurları veya diğer kamu görevlileri tarafından işkence veya insanlık dışı ya da aşağılayıcı muamele; 4. Zorla kaybetmeler; 5. İnsan kaçırma; 6. Kölelik, zorla çalıştırma veya insan ticareti; 7. Tecavüz (cinsel saldırı) veya cinsel taciz, 8. Aile içi şiddet bağlamında meydana gelen saldırılar sahil ciddi fiziksel saldırı; 9. Konut ve malvarlığını kasten yakma.