Rıdvan Dalmış ile Söyleşi: ‘Bölgede İşlenen Cinayetlerin Aydınlanacağına İnancım Yok’

01/07/2014

ridvan dalmis

Röportaj: Emel Ataktürk

* Zorla kaybetme ve faili meçhullere ilişkin çok fazla dava takip etmiş bir avukat ve aynı zamanda Şırnak’ta yaşamış biri olarak 90’lı yıllar nasıl yaşandı biraz geri planını anlatır mısın?

1991’den sonra Kürt hareketi, kırsaldan şehirlere doğru nüfuz etmeye başladı. Daha öncesinde şehirde çatışma veya kitle hareketleri yok denecek kadar azdı ve köy boşaltma uygulamaları istisnaydı, tüm Şırnak’ta birkaç köyü aşmıyordu. Ancak 1991’den sonra köy boşaltma sistematik hale geldi ve şehre akan insanlar şehirde çoğunluk oluşturmaya başladı. Bu insanların çoğu kendilerini devlet tarafından aşağılanmış hissediyordu, geçim kaynaklarından mahrum edilmişlerdi. Bu öfke tabii ki sadece PKK ile açıklanamaz.

1980’lerden önce ve sonra köylerde hemen hemen aralıksız bir jandarma zulmü vardı. Jandarmanın tipik bir tatbikatı şöyle gerçekleşiyordu; Jandarma bir Kürt köyüne girer ve arama yapmak isterdi. Bu arada köyde bir karşı koyma gerçekleşir, mavi birlikler köyü sarar ve 48 saat içinde köyü imha ederdi. Kadın ve çocuklar esir edilir ve hayvanlara el koyulurdu. Bu tatbikatlarda köy sakinleri tatbikat konusu olurdu.

Bunlar giyimleriyle, yaşam tarzlarıyla sıradan Kürt köylüleriydi. Kürt köylüleri sigara kağıdı, bir kilo fazla tütün, bandrolsüz bir radyo gibi nedenlerle köylerinde ciddi baskılar görüyordu. Aramalarda silah bulunamasa dahi köylüler silah teslim etmek zorunda bırakılıyordu. Bu yüzden mecburen gidip birkaç silah satın alarak karakola teslim ediyorlardı (1995 gibi geç bir tarihte bir yakınım bu nedenle 11 yıl cezaevinde yattı).

Tüm bu nedenlerle bu insanların şehre göç edince liberal olmasını bekleyemezsiniz. Şehirde öfkelerine denk bir ideolojiyle karşılaştılar ve kitle hareketlerinin hazır kalabalıklarını oluşturdular. Bu tarihte başka önemli bir olay daha gerçekleşti. Aynı tarihte yani 1991’de yüz binlerce Iraklı Kürt, Enfal operasyonlarının tekrarından korkarak Hakkari sınırından Türkiye’ye girdi. Bahar olmasına rağmen çok soğuk bir dönemdi ve her gün yüzlerce kişi ishal, soğuk ve Irak saldırılarından dolayı ölüyordu.

Bu manzaraya rağmen televizyonlardaki gerçek dışı yayınlar, Türk askerlerinin yardımları engellemesi, onlara gösterdiği şiddet ve halkın Irak ordusuna doğru itmeye çalışılması öfkeyi büsbütün arttırdı; devlete karşı duyulan son saygı kırıntılarını da götürdü.

1991’den sonra artık bu şehre akan öfkeli köylülerin de etkisiyle Kürt şehirlerinde kitle hareketleri görülmeye başlandı; zaten bölgede yaşanan yargısız infazların amacı başlangıçta bu tarz hareketleri bastırmaktı. Hedefler yine de rastgeleydi ancak sonlara doğru iyice çığrından çıkmaya başladı. Artık devlet üzerinden feodal hesaplar görülüyor, kan davalarında korucular kanlılarını öldürmek için devletin silahını ve gözaltı merkezlerini kullanıyordu. İnsanlar kaçırılarak haraç isteniyordu. Devlet güpegündüz silah çekerek binlerce kişiyi soyuyordu. Basit bir şüphe veya isimsiz bir ihbar gözaltına alınıp kaybedilmek için yeterliydi.

* Bu dönemin senin yaşadığın Cizre’ye yansıması nasıl oldu?

1991’de bir öfke anında halk toplanarak bir polis karakolunu taşladı ve karakol lojmanında bulunan bir okaliptüs ağacını ateşe verdi. Şehirde günlerce sokağa çıkma yasağı ilan edildi. Yüzlerce kişi gözaltına alınarak Diyarbakır’a götürüldü ve insanlar uzun işkence ve tutukluluktan sonra evlerine dönebildi. Bu olay Cizre’de “hurma davası” olarak bilinir.

Çünkü halk okaliptüs ile hurmayı aynı şey sanıyordu ve devlet de özellikle hurma ağacını ateşe verenlerin peşindeydi. 1992 Newroz’unda Cizre’de yapılan katliam devletin artık şaşkınlığını attığını, bastırma taktiğine geri döndüğünü gösteriyordu. O gün mezarlıkta bulunan kitlenin üzerine ateş açıldı. Devam eden günlerde rastgele açılan ateş sonucu 30’un üzerinde insan öldü.

 * 1992 Newroz’undaki saldırının nasıl bir etkisi oldu ve olaylarda genel olarak jandarma dışında polisin de dahli var mıydı diye merak ediyorum. Saldırılarda askerin rolü çok tartışıldı ama polis ile ilgili yanı bugüne kadar pek konuşulmadı.

92 Newroz’undan sonra olaylar hızla tırmandı. Bastırma taktiğinin yanında yargısız infazlar başladı. Korucular, Hizbullahçılar, Jitem, Emniyet, itirafçı vs gibi kurumlar bu amaç için organize edildi. Bunun için Cizre önce polisin yetki alanından çıkarılarak Jandarma’ya devredildi. Ancak bu polisin şehirden çekilmesi anlamına gelmiyordu. Polis Jitem’in yaptığı temizlikten geri kalmamak için kendi infaz timini oluşturarak dehşet saçmaya başladı. Yavuz, Tuna, Ramazan Hoca, Cabbar. Jandarmanın ‘Cabbar’ı, Horoz, Bedran, Hekim gibi tipler türedi.

Örneğin “Horoz” diye kendini tanıtan bir polis vardı. Bunun işi kadınlara tecavüz etmek olduğu için “Horoz” diye anılıyordu. Bu adam Ramazan hoca ve Cabbar adlı polislerle birlikte polisin infaz timiydi. Bunlardan Cabbar adındaki stajyer polis memurunu hatırlıyorum. Bu adam bir şekilde bir otomobil edinmişti ve çarşı merkezine her gelişinde insanların üzerine arabasını sürüyordu. Bu adam sadece ateş etmekle adam öldürmüyordu, bir de aracıyla insanları ezmeye çalışıyordu. Bir ay zarfında en az 5 kişiyi çarparak yaraladı, çoğu çocuk yaştaydı ve bu adama dur diyecek hiç kimse yoktu.

Yine başka bir olay hatırlıyorum. Irak’ı Türkiye Cumhuriyeti’ne bağlayan tek yol üzerinde bulunan Cizre köprüsü üzerine Jitemciler bir kontrol noktası kurmuşlardı. Bu kontrol noktasının 4-5 metre ötesinde bir polis karakolu vardı. Irak’tan geri dönen istisnasız tüm araçlardan silah göstermek suretiyle haraç alınıyordu. Her gün Irak’tan dönen araç sayısı binlerceydi ve toplanan paranın haddi hesabı yoktu. Bu soygun noktası 95’in ortasından 96’nın sonuna kadar sorunsuz işledi. Adeta ‘Deli Dumrul’’un köprüsü gibiydi. Soyanlar devlet görevlileri, soyulanlar ise Irak’tan dönen herkesti.

Yine başka bir örnek vererek sistemin mantığını göstermek istiyorum. Cizre’de insanlar gözaltındaki yakınlarının hayatı için endişe duyduklarından ister istemez bazı arayışlara giriyordu. Jitem uyduruk gerekçelerle insanları gözaltına alıyordu; amaç haraç almaktı ve alınınca da hemen Jitem’in ayakçıları sahne alıyordu. Bunlar endişe içinde bekleyen yakınlarına “benim orda bağlantılarım var, onu kurtarabilirim, komutan arkadaşımdır ancak bunun için onları memnun etmek lazım” gibi sözlerle yaklaşıyorlardı.

İnsanlar çaresiz olduğundan elde avuçta ne varsa satarak bunlara yediriyordu. Bu arada yakınları çoklukla bırakılır; bazen de hiç geri gelmezdi. Örneğin bunlardan Kemal Mubarız ve Mehmet İlbasan adlı şahıslar, yakınları soyup soğana çevrilmesine rağmen gözaltında kaybedildiler. Mehmet İlbasan’ın gözaltına alınmasının gerekçesi de ilginçtir. Bu adam sattığı hayvanların parasını istemek üzere borçlusu korucunun evine gitmiş. Ancak korucu onu evde oyalayarak Jitem’e “bir PKK’linin kendisinden vergi istediğini” ihbar etmiş.

Jitem de bu köylüyü evde yakalayıp işkenceyle öldürüyor. Bu şahıs ölmesine rağmen Jitem’in tabiri caizse “ayakçıları” Mehmet İlbasan’ı “kurtarmak vaadiyle” yakınlarını soyup soğana çeviriyorlar. Yine Tansu Çiller’in meşhur Kürt işadamlarının listesi elimde konuşmasından hemen sonra Cizre’de maddi durumu iyi onlarca işadamı, esnaf vs gözaltına alındı ve yüklü haraçlarla serbest bırakıldı. Fakat bunlara gözaltında işkence yapılmadı, bunun yerine soymakla yetindiler. Bunlar kısmen medyaya da yansıdı.

Günlük hayatta katliamın ne kadar rastgele olduğunu bir örnekle daha açıklamak istiyorum. Cizre Lisesi’nin yanında kırtasiye dükkânı işleten Sofi Abbas adında biri vardı. PKK da o dönemde fotokopiyle basılmış bildiriler dağıtıyor. Jitem, Sofi Abbas’ı sırf fotokopi makinesi var diye iki oğluyla birlikte alıp kurşuna diziyor. Başka bir kanıta ihtiyaç yok. Fotokopi makinası sahibi olmak öldürülmeye yetiyor.

Özetle faili meçhuller kendi ekonomisini de oluşturdu. İnsanlar gözaltına alınıyor, işkence ediliyor, öldürülüyor, köyleri yakılıp yıkılıyor üstüne üstlük soyulup soğana çevriliyordu. Bu uygulamalar için devletin personeli, devletin gözaltı merkezi, devletin beyaz toros’u, itirafçısı, hizbullahçısı belli bir sistem dâhilinde ama yozca bir araya getiriliyordu. 285 sayılı kanunun geçici 1. maddesi de bu yozlaşmaya olanak veriyordu. Bu maddeye göre güvenlik güçleri menşeine bakmaksızın istediği herkese getirdiği silaha ruhsat verme olanağı veriyordu.

Eğer bir kan davan veya başka sorunların varsa ve bir karakol komutanı ile iyi ilişkiler kurabilmişsen “keleş”ine ruhsat alabiliyordun. Ruhsatlı bir kalaşnikof sahibi olmak otomatik olarak seni güvenlik görevlisi (korucu, itirafçı vs) yapıyordu. Üstelik güvenlik görevlisi olunca 2935 sayılı yasanın 23. maddesi gereği neredeyse keyfi adam öldürme yetkin de oluyordu. Ve silahın menşei (geçmişi) de incelenmiyordu. Zaten bu maddeden sonra resmi görevlilerin bazen aktif bazen de pasif işbirliğiyle bölgede silah kaçakçılığı ve suç oranları patladı. “İnsan insanın kurdudur” düzeni yaşama geçti.

* Bütün bu dehşet ve korku ikliminde, her gün onlarca zorla kaybetme, keyfi infaz, cinayet işlenirken yargı nasıl bir tutum takındı peki? Hakimler savcılar mağdur yakınlarına, avukatlara nasıl davranıyordu, mesela başvurularınız karşısında reaksiyonları neydi?

Benim ilk olarak bir yargısız infaz konusunda başvuru yapmam 2006 yılındaydı ve tüm tanıklara rağmen savcı takipsizlik verdi. Siirt Ağır Ceza Mahkemesi itirazım üzerine jandarmanın olaya ilişkin belgeleri sakladığı sonucuna vardı ve takipsizlik kararını kaldırdı. Savcılar devlet görevlilerinin bu suçları işlemesinin imkansız olduğu gerekçesiyle soruşturmayı kapatmak istiyorlardı. Binbir güçlükle açılan davalar da aynı gerekçeyle kapatılıyordu.

Örneğin Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi 4 kişinin öldürüldüğü bir dosyada tüm aksi delillere rağmen Abdulhakim Güven ve Adem Yakın’ı “olay tarihinde devletin emrinde olan kişiler bu suçları işlemiş olamazlar,” gerekçesiyle beraat ettirdi. Mahkemeler delillerle karara varmalıdırlar. Oysa Şırnak Ağır Ceza Mahkemesi “kişi yönünden imkansızlık“ gibi skandal bir karar verdi. Nadiren mahkumiyet kararı verilebiliyordu; ancak bu ihtimalde de mahkemeler olayı saptırıyor ve faili en az cezayla kurtarma yoluna gidiyorlardı.

Örneğin bir vakada Kasrik’te bir Jandarma eri kömür madenine giden işçileri taşıyan dolmuşa rutin kimlik kontrolünden sonra son mermisine kadar ateş etmiş ve 2 kişiyi öldürmüş, dolmuştaki birkaç işçiyi de yaralamıştı. Mahkeme tedbirsizlik ve dikkatsizlik sonucu ölüme sebebiyet vermekten – jandarma görevlisinin olaydan duyduğu ”elem”i de dikkate alarak –3 ay ceza vererek faili kurtardı. Mahkemeler cezalandırma ihtimalinde dahi olayı doğal bir afet veya trafik kazası gibi görerek en az cezayla faili kurtarıyordu.

2009 gibi geç bir tarihte durum kısmen rahatladığında bile birkaç defa savcıların sırf suç duyurusunda bulunuyor diye mağdur yakınlarını azarladığına, göz korkutmaya çalıştığına, şahitleri kovduğuna tanık olmuştum. Yargı makamları olayları soruşturmaya istekli değil ve olaya devlet aklıyla yaklaşıyor. Ne o zaman ne de şimdi işlenen suçları soruşturmaya istekli değiller. Zaten o dönem dosyaları incelendiğinde ilginç bir yazışma tarzının var olduğu görülür.

Şöyle izah edeyim, bu tarz dosyalar daimi aramaya alınır ve savcı güvenlik birimine bir yazı yazar: ”Bu olayın zamanaşımı şu tarihe kadardır. Zamanaşımı tarihine kadar her üç ayda bir bana soruşturmada bir gelişme olup olmadığını bir yazı ile iletin. Ben size bu konuda başka yazı yazmayacağım ama lütfen siz de zamanaşımı tarihine kadar 3 ayda bir yazı yazmayı ihmal etmeyin.

Ayrıca bunun için uzak tarihlere de gitmeye gerek yok. Roboski olayı daha taze ve olayın üstü çoktan kapatıldı. Türkiye adli makamları sadece 1990’larda değil 2000’lerde de sınıfta kaldı. Her dönemin kendi cinayeti var ve kendisinden öncekilerin yaptıklarını diline dolayan şimdiki iktidar da kendi yargısız infazlarının hesabını vermek istemiyor.

 * Türkiye’de yargının hiçbir zaman bağımsız ve tarafsız bir güç olmadığı ve olamayacağı bunun yargının en baştan yürütmenin bir kolu olarak yapılandırılmış olmasıyla ilgili olduğu eleştirisi vardır biliyorsun. Yıllardır ceza davalarını takip eden bir avukat olarak senin cevabını merak ediyorum; soruşturmaların gerektiği gibi yapılmamasının temel sebepleri sence nedir?

Soruşturmaların yapılamamasının nedeni sadece soruşturma makamlarının algısı/tavrı değildir elbette. Bir defa iç mevzuat OHAL bölgesinde güvenlik görevlilerinin işlediği suçları soruşturmaya izin vermiyordu. 2935 sayılı OHAL kanununun 23. maddesi güvenlik görevlilerine keyfi adam öldürme yetkisi veriyordu. Jitem cinayet işlerken bu maddeye dayanıyordu diyecek değilim. Ancak kanun da zaten jitem’e bu yetkiyi veriyordu. Üstelik aynı yetkiyi kan davası olan korucuya, stajyer polis Cabbar’a, uzman çavuş Tuna’ya, Kasrik’te araç tarayan jandarma erine de veriyordu.

Savcı ortada bir yargısız infaz veya gözaltında kaybetme olduğu kanaatine varsa dahi soruşturma izni için OHAL makamlarına başvurmak zorundaydı. OHAL makamına da vekaleten daima suçun işlendiği il veya ilçe jandarma komutanı bakar. Böyle bir işleyişte soruşturma izni verilmesi ne kadar gerçekçi? Amir kendi iştirakinin bulunduğu bir suça soruşturma izni verir mi? OHAL makamı izin vermezse -ki vermez- savcı eli kolu bağlı oturmak zorundaydı. Üstelik faraza böyle bir soruşturma izni verildi diyelim.

Bu durumda yine 23. madde gereği tutuklu olarak yargılama yapılması yasaktır. Yani hakim cezalandırma yoluna gitse bile suç işleyen görevliyi tutuklayamazdı. 23. madde kamu görevlilerinin işlediği suçların soruşturulmasını neredeyse imkânsız kılıyordu.

 * Bu mevzuat 2002’de kaldırılınca ne oldu?

Bu mevzuatın 2002’de kaldırıldığını ileri sürebilirsiniz. Ancak devletin yerleşik refleksleri kanun değişince değişmiyor. Halen de güvenlik güçlerinin işlediği suçlarda cezasızlık büyük bir sorun.

Diyarbakır 6. Ağır Ceza Mahkemesi’nde görülen Temizöz davasında dönemin savcıları ve kaymakamları dinlendi. İstisnasız hepsi de imzalarını bile ‘hatırlamıyor’du.

Dönemin savcılarından biri cinayetlerde sadece jandarmanın delil topladığını ve onların da sürekli PKK’yi işaret ettiğini bu yüzden yapacak bir şey olmadığından kendilerinin tahkikatı Diyarbakır’a göndermekle yetindiklerini, jandarmanınkiler hariç ek hiçbir soruşturma yapmadıklarını söyledi. Kısaca savcıların cinayetleri soruşturmasına ne mevzuat izin veriyordu ne de fiiliyatta bunu yapacak güçleri vardı.

 * Bu dönem suçları nasıl aydınlatılacak öyleyse, bütün bu zamanaşımı ve soruşturma engelleri nasıl aşılacak peki?

Benim bu dönem işlenen cinayetlerin aydınlatılacağına dair hiçbir inancım yok. Bunun nedeni ne artık tek başına mevzuatın elverişsizliği ne de olayların üzerinden uzun süre geçmesi veya delil kıtlığı. Tam tersine devlet görevlileri bu suçları hiç gizlenmeden, sakınmadan işledikleri için geçen bunca zamana rağmen bir delil enflasyonu var. Şırnak’ta sadece 2009-2012 yılları arasında sayısız cesede ulaşıldı.

Hala de benim tanıklardan öğrendiğim, kazılmayı bekleyen pek çok yer var. Sayısız tanık dinlettik. Yine bu dönemde bazı failler her şeyi itiraf ettiler. Peki sonuç ne oldu? Bu şekilde ayrıntılı delillerin olduğu 100’ün üzerinde dosya Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığınca tek savcıya tevdi edildi . Sonra aynı savcıya KCK diye onlarca dosya daha tevdi edildi. Sonuçta işini özenli bir şekilde yapan savcı önce ağır iş yükü ile bunaltıldı.

Daha sonra bu dosyalardan el çektirildi. Bu dosyalarda doğal yargıç ilkesi bile gözetilmiyor. Dava açılınca soyut güvenlik gerekçeleriyle dosyalar İç Anadolu’da bir mahkemeye gönderiliyor ve mağdurların, avukatların bu dosyaları takip etmesi neredeyse imkansızlaşıyor.

Ne tür reformlar yapılırsa yapılsın, ister zamanaşımı kaldırılsın isterse de bu suçlar insanlık suçu olarak nitelensin böyle bir manzara karşısında bu suçların aydınlatılacağına dair bir umudum yok. Amaç zaten güvenlik güçlerinin yaptığı infazları aydınlatmak değil dostlar alışverişte görsün. Bu suçları aydınlatmak için irade ve mevzuatın aynı anda olması gerekiyor. Eskiden mevzuat elverişsizdi, şimdi nispeten elverişli ama böyle bir irade yok.

 * Türkiye’de ceza yargılamalarında yargının devleti koruyucu kollayıcı refleksi benim de kendimi zaman zaman senin gibi çaresiz hissetmeme sebep olmuştur. Sanki avukat olarak sen ne yazarsan yaz ne söylersen söyle hiçbir karşılığı yok, duvarlara çarpıp geri geliyor. Oysa bu düşünce çok tehlikeli. Yani performansının nasılsa sonucu değiştirici bir etkisi yoksa o vakit hukuku zorlamaya, yeni yöntemler denemeye çok da gerek yok gibi bir sonuca götürebilir? Oysa doğru yöntemlerle ısrarlı bir hukuksal mücadelenin dönüştürücü etkisi oluyor zamanla. Mesela Latin Amerika ülkelerinde buradakine çok benzer siyasal ve yargısal şartlar altında mahkemeler çok daha özgürlükçü içtihatlar yarattılar avukatların da etkisi ile. Sen bu konuda ne düşünüyorsun, mevcut şartlar altında yapılabilecek hiçbir şey yok mu ?

Bir önceki cevapta ruh halime ilişkin söylediklerime umutsuzluk da diyebilirsin. “Zamanaşımı” sıkışıklığı bu umutsuzluğumu daha da arttırıyor. Son olarak 2015 yılında bu cinayetlerden adli değil tarihi bir olaymış gibi bahsedebileceğiz. Çünkü birkaç istisna hariç zamanaşımı süresi dolmuş olacak. Elbette yapacak çok şey var. Benim hemen aklıma şu geliyor; aslında gözaltında kaybedildi zannedilen birçok kişinin cesedi erişilebilir durumdadır. Çünkü kaybedilen kişiler çoğunlukla ya aynı yerde ya da uzak bir ilde araziye atılıyordu.

Kayıplar çoğunlukla bulunuyor ve adli kayıtlara geçirildikten sonra cenazesi belediyeye teslim ediliyordu. Ancak bu kişiler yakınları yönünden erişilebilir değil. Çünkü yakınları izini süremiyordu. Eğer yakınları kayıp kişilerden bir DNA bankası kurulup 92-95 arası savcılık hazırlık defterleri incelenirse yüzlerce kişinin akıbeti netleşir ve başlarına ne geldiğini öğrenebiliriz. Yani savcılık kayıtlarına geçen cenazelerden alınacak örnekleri DNA bankasındakiler ile karşılaştırabilecek bir merkezi veri bankası kurulursa pek çok kayıp kişiye ulaşılabileceği düşüncesindeyim.

Örneğin Silopi’de kaçırılan Hasan Ergül’ün cenazesine ilişkin bilgiler yıllardır Elazığ Savcılığı’nda mevcuttu. Ancak yakınları bunu bilmiyordu ve onu Elazığ’da aramak akıllarının ucundan bile geçmiyordu. Savcılık kayıtlarının taranması ve DNA karşılaştırması ile olayın üzerinden neredeyse 16 yıl geçtikten sonra yakınları akıbetini öğrenebildiler. Açıkçası Latin Amerika deneyimiyle ilgili çok yüzeysel bilgilere sahibim. Ancak zamanaşımı baskısı kalkarsa, bu konuda tam zamanlı çalışabilecek avukatlar ve olayları aydınlatmak isteyen savcılar bulunursa her şeye rağmen bu yaralı insanlara yardım edebiliriz.

En büyük baskıyı zamanaşımı yaratıyor. Bugün Kenan Evren’in yargılandığı davada mahkeme cezalandırma yoluna gitti. Biliyorsun ki orda da Kenan Evren’in (Paşa, cezası onanırsa er) müdafileri çok ciddi zamanaşımı iddiasında bulunuyordu. Mahkemenin gerekçeli kararı belki diğer davalar için ışık olur.