19-11-2012

“Bir Dürtmedir Tiyatro, Bir Uyandırmadır”

Zeynep Ekmekçi

Farklı sahneleme tekniklerini kullandıkları oyunlarıyla bilinen Tiyatro Artı’nın son oyunu Bizde Yok, gözaltında kayıplarla ve 90’lardaki sessizliğimizle ilgili. Oyuna gözleri kapalı olarak alınan seyirci bir gözaltı simülasyonunun parçası oluyor. Oyunun yönetmeni ve yazarı Ufuk Tan Altunkaya ile Bizde Yok’u,  geçmişle yüzleşmek ve toplumsal hafızayı canlı tutmak için tiyatronun nasıl bir rol oynayabileceğini ve farklı sahneleme tekniklerinin nasıl farkındalık yaratabileceğini konuştuk.

En baştan başlayalım isterseniz, Cumartesi Anneleri ve gözaltında kayıplarla ilgili bir oyun yapmaya nasıl karar verdiniz? Oyun nasıl bir süreç sonucunda ortaya çıktı?

Biz Tiyatro Artı olarak her işimizde geçmişten faydalanıyoruz, sürekli böyle bir derdimiz var; farkındalık yaratma, politik olandan bahsetme, bu toprağın dertlerini dile getirebilme, buranın dertlerinden beslenme ve ona dil olabilme. Uzun zamandır gözaltında kayıplarla ilgili bir iş yapmak istiyorduk; gözaltı kayıpları üzerine denemeler ve metin çalışmaları, nasıl sahneye aktarmamız gerektiği üzerine çalışmalar, çeşitli belgesellerden, okumalardan, tanıklıklardan faydalanarak araştırmalar yaptık. Tüm bu gözaltı kayıpları sürecini işlerken ister istemez o koridor, o yol bizi Cumartesi Anneleri’ne de çıkardı. Cumartesi Anneleri’nin haftalarca, yıllarca süren eylemi gözaltı kayıpları konusunda aslında en görünür ve en bilinen, en somut imzalardan biri. Evet, özellikle 98’de ve 99’da seslerini  bir hayli yükselttiler; ama hâlâ devam eden bir eylem var ve her zaman görünür ve bilinir olmaya ihtiyaçları var. Bu noktada denk düştü, paralel bir noktada buluşmuş olduk ve Bizde Yok, Cumartesi Anneleri üzerinden kurgusunu tamamladı.

Türkiye’de gözaltında kayıplar oldu; varlar ve hâlâ kayıplar. Biz de bu oyunla kendi dilimizce bu konu üzerine bir söz söylemiş olduk. Elbette çok iddialı bir söz değil; ama bir dürtmedir tiyatro, bir uyandırmadır ve bizim bu uyandırmamız, dürtmemiz sonucunda bir pencere açmaktır. Belki de küçük bir delik göstermektir, insanlardan o deliği genişletmesini beklemektir ve bu oyunun, en azından bıraktığı etkiyle bir delik açtığına inanıyorum.

Peki bu oyunun seyirciden beklentisi nedir, oyunu izledikten sonra evet Cumartesi Anneleri var demesi mi, gözaltında kayıpların gerçekliğiyle ve belki kendi suskunluğuyla yüzleşmesi mi, nedir?

“Bir dürtmedir tiyatro, bir uyandırmadır ve bizim bu uyandırmamız, dürtmemiz sonucunda bir pencere açmaktır. Belki de küçük bir delik göstermektir, insanlardan o deliği genişletmesini beklemektir.”

Şöyle, bizim aslında çok naif, çok tatlı bir isteğimiz var; farkındalık yaratmak sadece. Evet dediğiniz şey çok doğru buradan çıktıktan sonra evet Cumartesi Anneleri vardı, böyle bir şey varmış, dedirtebilmek istiyoruz. Mekan Artı’ya gelen, yaşları 22 ile 30 arası değişen ve aslında 90’larda çocuk olan insanlar bizim şu anda ana kitlemiz ve çoğu Türkiye’de gözaltı kayıplarının olduğunun farkında bile olmayabilirler. Oyundan sonra böyle bir şey de varmış, Cumartesi Anneleri de varmış demeleri ya da bilenlerin tekrar hatırlaması, bakın bunlar çözülmedi hâlâ, hatta kötüye gidiyor demeleri için bir dürtme aslında tamamen. Dediğim gibi tiyatronun ancak böyle bir etkisi olabilir zaten. Yol açma açısından tiyatronun bir avantajı var çünkü tiyatro herkese hitap eden bir şey herkes burada gelip oyunu izliyor ve bir kitleye yaymak, bir fikri empoze etmek, bir şeyleri anlatabilmek, aktarabilmek için çok iyi ve aktif bir yol. Tiyatro etkili bir yol ve bu yolu kullanarak biz çok mutlu oluyoruz.

Oyuna ilk girdiğimizde gözlerimiz kapalı ve bir gözaltı simülasyonunun parçası oluyoruz. Oyunun en sonunda başta parçası olduğumuz simülasyonu bir de seyirci olarak izliyoruz. Seyirci aynı sürecin hem kurbanı hem izleyicisi oluyor. İkisini birden yaşıyor olmak nasıl bir farkındalık yaratıyor sizce seyirci üstünde?

Bu bilinçli seçilmiş bir şey. Seyirciye bir yolculuk yaşatıyoruz aslında biz. İçeriden dışarıya doğru bir döngüyü başlatıyoruz. Bir de video sahnemiz var mesela. Seyircinin aslında tutsak, tutsağın aslında seyirci olduğunu anlatmaya çalışıyoruz. 90’larda sadece düşünüyor olmanız bile, en ufak bir yazınız, bırakın yazıyı biriyle arkadaş olmanız bile sizin ölmenize yol açabilirdi. Bir döngüyü tamamlatmak istedik orada. Koyduğumuz video sayesinde 90’lar boyunca nasıl uyutulduğumuzu göstermeye çalıştık. O sırada bir toplum vardı dışarıda 55-60 milyon insan vardı ve insanlar kaybolabiliyorlardı. Çünkü uyuyordu herkes, 80’lerin o baskısı herkesi sindirmiş, odalarına, evlerine kapatmıştı ve kimse hiçbir şeye ses edemiyordu. Dolayısıyla biz uyutulduk, televizyonla uyutulduk, saçma sapan gündemlerle uyutulduk, dizilerle uyutulduk ve bir şeyler dönüyordu. O döngü sırasında işte Cumartesi Annesi çıktı o televizyon görüntüsünün üstüne. Tamamen soyut bir perdenin arkasında görüp görmemek arasında izliyorduk olan biteni. Hepimiz duyuyorduk Metin Göktepe öldürülmüş, polisler öldürmüştür ya da x,y,z, bir sürü olay.

İlla ki gözaltında kaybolmasına da gerek yok yani 90’lardaki süreçte mesela bir sürü davada haksızlıklar yapıldığını hepimiz görüyorduk ama aynı oradaki perde gibi bir anneyi görüyorduk, bir siluet halinde liseyi görüyorduk, olan biteni, arkasındaki şeyleri de görüyorduk ama seyircilerin hepsinin olduğu gibi sadece oturuyorduk ve oyun bittikten sonra da oturmaya da devam ediyorduk. İşte ben o andan çok etkileniyorum. Oradaki görüntü çok mühim bir görüntü benim için, tamamlayan bir görüntü; sessiz seyirci, anne, lise, mahkûmlar. Dolayısıyla bu sessizliğin giderilmesi, farkındalığı için bu oyun yapılıyor.

bizdeyok11

Cumartesi Anneleri’nin röportajlarını okuduğunuzda ya da konuşurken gördüğünüzde güçlü ve mücadeleci kadınlar olduğunu görüyorsunuz. Oyundaki anne ise bir miktar duygusal ve gözü yaşlı bir karakterdi, anneyi neden bu şekilde resmetmeyi tercih ettiniz?

O bilinçli bir tercihti. Oyundaki Cumartesi Annesi, Döndü Ana, yazılmış bir metin değildi, tümüyle kendi söylediği birebir sözlerden, aynı kayıttaki haliyle oynanmış bir karakterdi. Aslında annemiz ağlamadı ama replikler birebir Cumartesi Annesi’nin lafları. Bilerek öyle bir duygusal yöne kaydırdık, bu az önce söylediğim hedef kitle ve izleyici kitlesiyle alakalı bir şey. Farkındalık yaratmak için bazı teatral hilelere başvurmamız gerekiyordu eğer orada gönül telinizekancayı takamasaydık aynı etkiyi yaratamayacaktı. Eğer o mücadeleci haliyle koysaydık anneyi, bazı seyirciler ne yazık ki duvar örerek izleyecekti; çünkü öyle bir Türkiye’de yaşıyoruz. Düşüncenin dile getirildiği an ön yargıyla bakılıp reddedildiği, direkt safların keskinleştiği bir dönemdeyiz. O yüzden bunu daha insani bir boyuta, daha samimi bir ana çekmek istedim. Bahsettiği şey çok insani bir şey, çok temiz, çok naif bir şey; barış istiyor olmak ve bu kadar savaşın bu kadar acının içinde barış istiyor olmak. İnsani, temiz ve acı dolu bir istek. Bu mücadeleciliklerinin yanında hepsi içlerinde o acıyı barındırıyorlar ne yazık ki. Aslında o yüzden de bir soyut karakter olarak duruyor anne, gerçek bir Cumartesi Annesi tiplemesiyle de Demet çıkıp oynayabilirdi ve o zaman o mücadeleci hali gösterebilirdi. Ama ben orada onun o imgelemsel halini göstermek istedim, içinin ne kadar acıyla dolu olduğunu göstermek istedim. Anne kendisi diyordu: “Acı çekmeyen acının ne olduğunu bilmez.” Döndü Ana bunu yine o mücadeleci haliyle söyledi ama evet benim tüylerim diken diken oldu, bu süreçlerle ilgilenen insanlar ne hissettiğini anlıyorlar; ama ne yazık ki ana kitle için o minik hileye gerek vardı diye düşünüyorum.

Son sorum sıklıkla kullandığınız “farkındalık”la ilgili. Bu kelime benim kafamda biraz farklı bir yerden tınlıyor, yukarıdan bakan ve konuşan bir bakış canlanıyor. Ama oyunda böyle hissetmiyorsunuz yani izlerken size bir şeyin dikte edilmeye çalıştığını düşünmüyorsunuz. Bu dengeyi nasıl kuruyorsunuz?

Zaten burada fark ettirmeye çalıştığımız şey, naif bir şekilde düşünceyi anlatmak. Belki de gizli bir tartışmaya sokmak seyirciyi. Ben fikrimi anlatıyorum, seyircinin zaten bir fikri varsa kendi kafasında bir tartışmaya girmiş oluyor aslında. Bu daha doğru bir kelime belki çünkü tartışmalarda hep yükselen bir tansiyon vardır ya da yine dediğim gibi duvarlar vardır bir şekilde onlar aşılamazlar; ama tiyatroda öyle olmuyor, naif bir şekilde birisi çıkıyor ve size anlayabileceğiniz kelimelerle net ve sakin bir şekilde size bunu anlatıyor ve siz de onu tartıp, düşünüp tamam diyebiliyorsunuz. Mesela bu oyuna ülkücü seyirciler de geldiler ve ikna olmadılar; çıkarken çocuğunun elini hızla çekip gel ben sana gerçekleri anlatayım diyebiliyordu. Demek ki zaten bir fikir empoze edilip zorla o aşılanmıyor. Onlar da farkına varamadılar. Evet belki üstten bakan bir şey söylüyorum, onlar ayamadı biz aydık gibi bir şey; ama vicdani boyut er ya da geç bunun doğru olduğunu anlatır.

Siyasal bir şey anlatıyor olsaydım çok daha tepeden bakan bir şey olabilirdi ama ben burada çok insani bir şey söylüyorum, insan hayatıyla ilgili bir şey söylüyorum, yok olmayla ilgili bir şey söylüyorum. Aynı şekilde özellikle kayıp süreciyle ilgili bir oyun yaparken mahkûmlar anılarını anlatırken sert bir söylemi özellikle sildim; çünkü orada önemli olan ideoloji değildi, insanın yok olmasıydı ve bir otoritenin, bir devletin kendi fikirleri ve çıkarları doğrultusunda fikri silmesi, yok sayması ve yok etmesiydi.