Ana içeriğe atla
Ana Sayfa
17.12.2018

Emel Ataktürk, İrfan Aktan'a anlatıyor: Yüzleşme davalarında devlet sırrı duvarı aşılamadı

<< TÜM HABERLER

İrfan Aktan, Gazete Duvar’da Hukuk Programı Direktörümüz Emel Ataktürk’le yaptığı söyleşiyi yayımladı.

Zorla kaybetme davalarının yakın takipçisi avukat Emel Ataktürk, 1990’lı yıllara ilişkin davaların tek tek beraatle sonuçlandırılmasının siyasi iklimden bağımsız olmadığı görüşünde. Ancak Ataktürk’e göre Türkiye yargısının bu tutumu alması için illa siyasi talimata ihtiyaç yok. Zira 1990’lı yıllarda işlenen hak ihlallerine ilişkin davaların beraatle sonuçlanması, yargıdaki yapının “doğal” sonucu da olabilir.
2010 Anayasa Referandumu öncesinde AKP’nin en büyük propaganda malzemesi, 12 Eylül darbecileriyle hesaplaşılacağı iddiasıydı. Yüksek yargıyı iktidarın kontrolüne verme hedefiyle yapılan Anayasal düzenlemeye ilişkin referandum, darbecilerin yargılanacağı iddiası üzerinden “Yetmez ama Evet” denilerek topluma sunulmuştu. Keza çözüm sürecinde, 1990’lı yıllarda işlenen ağır insan hakları ihlallerine ilişkin davalarla birlikte faili meçhullere, zorla kaybetmelere ilişkin soruşturmalar da AKP açısından siyasi birer malzeme olarak kullanıldı.
Fakat milyonların adalet beklentisini kullanarak çeşitli hamleler gerçekleştiren iktidar siyasi hedeflerine ulaştıktan sonra, işler hızla tersine döndü. Gerek 12 Eylül davası gerekse 1990’lı yıllardaki toplu kaybetmelere, faili meçhul cinayetlere ilişkin davalar sistematik olarak başka şehirlere nakledildi ve açılan 15 büyük davanın 11’i sonuçlandı. Elbette sanıklar lehine!
Son olarak geçtiğimiz hafta tek sanığın da beraatiyle sonuçlanan Lice davasının ardından, geriye sonuçlanması beklenen 4 ana dava kaldı. Bunların da nasıl sonuçlanacağı, en az failler kadar belli. Peki bütün bu süreç nasıl işledi, nasıl işliyor? Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin kurucularından, insan hakları savunucusu avukat Emel Ataktürk’ten, başından itibaren yakından takip ettiği “yüzleşme davalarında” iktidarın ve yargının yaklaşımını ve peş peşe gelen beraat kararlarının arka planını dinliyoruz…

Geçtiğimiz hafta, 7 Aralık’ta İzmir’e görülen, 22 Ekim 1993’te Diyarbakır’ın Lice ilçesinde dönemin Jandarma Bölge Komutanı Tuğgeneral Bahtiyar Aydın’ın suikast sonucu hayatını kaybetmesi sonrası çıkan ve 16 kişinin öldüğü olaylara ilişkin davada tek sanık beraat etti. Lice davasına benzer başka davalarda da sanıklar aklanırcasına beraat kararları alınıyor. Musa Çitil, Cemal Temizöz, Yavuz Ertürk (Kulp), Vartinis (Altınova), Mete Sayar (Görümlü) davaları, beraatle sonuçlanan yakın tarihli örnekler. Lice davası, olaydan 20 yıl sonra, Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı tarafından hazırlanan iddianameye dayanılarak açılmış, iddianamede dönemin Diyarbakır Jandarma Alay Komutanı Eşref Hatipoğlu ve Üsteğmen Tünay Yanardağ’ın “taammüden öldürme, halkı isyana ve birbirini öldürmeye teşvik ve cürüm işlemek üzere teşekkül oluşturma” suçlarından yargılanmaları talep edilmişti. Dava zamanla “güvenlik gerekçesiyle” Eskişehir’e nakledildi. Burada özel yetkili mahkeme olmadığı için İzmir’e taşındı. Buradaki yargılama hem zamana yayıldı hem de sanıklar sistematik olarak korundu. Nihayet 7 Aralık’taki duruşmada da, Tünay Yanardağ ölmüş olduğu için tek sanık olan Hatipoğlu hakkında beraat kararı verildi. Madem sanıklar teker teker beraat ettirilecekti, bu davalar niye açıldı?

Bu davaların açılması için çok sayıda delil vardı. Tanık ifadeleri, otopsi raporları, mağdur anlatımları bir bütün olarak bu davaların zaten çok önceden açılmasını gerektiriyordu. Geçmişteki ağır insan haklarına ilişkin en güçlü delil, çoğunlukla tanık ifadeleri ve o ifadelere dayanılarak yapılacak araştırmaların sonuçlarıdır. Fakat gerek Lice gerekse 1990’lardaki ağır insan haklarına ilişkin benzer diğer davalardaki temel sorunlardan biri, tanık anlatımlarının dikkate alınmaması ve bu kapsamda derinlikli bir araştırma yapılmamasıydı. Davaların tamamında, soruşturma süreçleri böyle işledi. Çünkü devlette dokunulamayan ve soruşturulamayan birtakım yapılar var. Bunlar da soruşturmaların derinleştirilmesinin önünde birer engel teşkil ediyor. Bu tür davalarda daima çok sayıda tanık oluyor. Zorla kaybetmelerde gözaltı öncesinde ve gözaltı sürecinde, hukuk dışı infaz olgularında, olayın bir kısmı kamusal mekânlarda geçtiği için daima çok fazla tanık oluyor. Mesela Lice’de ev yakmaların nasıl başladığına, nasıl yayıldığına ilişkin sürecin çok sayıda tanığı ve mağduru var. Savcılıklar soruşturmaları başlatırken olaylara ilişkin birtakım senaryolar çizer ve bu senaryolardaki sorular üzerinden ilerler, süreci derinleştirir. Fakat hakikatleri ortaya çıkarmaya ilişkin samimi bir irade olmadığı, yargı bu konuda son derece isteksiz ve çekinceli davrandığı için bütün yargılama süreçlerinde aynı problemlerle karşılaşıyoruz. Davalar belli bir yere kadar gittikten sonra farklı farklı duvarlara çarpmaya başlıyor ve neticede beraat kararlarıyla karşılaşıyoruz.

Faili Belli” isimli web sitesinde, 1990’lara ilişkin açılan ve beraatle sonuçlanan davalar şöyle sıralanıyor: “Görümlü davası, Vartinis Katliamı davası, Naim Kurt davası, Yavuz Ertürk (Kulp) davası, Nezir Tekçi davası, Ergenekon davası, Zirve Yayınevi davası, Musa Çitil davası, 12 Eylül davası, Temizöz ve Diğerleri davası…”

Evet, son olarak Lice davası var. Bunlar, uluslararası literatürde “Yüzleşme davaları” olarak kabul ediliyor. Toplumsal önemi büyük, çok sayıda mağdurunun olduğu, “yüksek profilli” olarak tanımlanan bu davaları hem Hafıza Merkezi hem de çok sayıda insan hakları örgütü izlemeye almıştı. Bu davalardaki yargısal pratiği izlemek, nelerin yapılıp yapılmadığını, nelerin soruşturulup soruşturulmadığını gözlem altına almak önemliydi. 1990’lı yıllardaki ağır insan hakları ihlallerine ilişkin toplam 15 dava vardı. Bu davaların büyük bir bölümü son iki yıl içinde, tüm sanıkların beraat ettirilmesiyle kapatıldı. Halihazırda devam eden sadece dört dava kaldı.

Devam eden davalar hangileri?

Ankara’da devam eden ve Mehmet Ağar, İbrahim Şahin, Korkut Eken gibi çok sayıda sanığın yargılandığı bir dava var. Musa Anter davasıyla Diyarbakır’daki JİTEM olgusunu araştıran iki dava birleştirilip “JİTEM ve Anter davası” haline getirildi, o devam ediyor. Ayrıca Dargeçit ile Kızıltepe’de 1990’lı yıllarda gerçekleştirilen zorla kaybetmelere ilişkin iki ayrı dava var. Bunlardan biri Adıyaman’da, diğeri de Adıyaman’da görülüyor. Yüzleşme davalarının çok büyük kısmı, olayın gerçekleştiği yerlerin dışında, farklı yerlerde yürütüldü, yürütülüyor. Bu da sorunlardan bir tanesi.

Nakledilen bütün davaların beraatle sonuçlandığına ilişkin genel bir kanı var…

Nakledilsin veya edilmesin, davaların tamamı beraatle sonuçlanıyor. Tabii bazı yargılama pratiklerinde farklılıklar oldu. Mesela Temizöz ve Diğerleri davasında, esas hakkındaki mütalaada bazı sanıklar hakkında 9’ar kez ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası talep edilmişti. Fakat dava nakledildikten sonra, yeni savcılar başka taleplerde bulundular. Muhtemelen dava nakledilmeseydi de sonuç değişmeyecek ve beraat kararları verilecekti. Çünkü bu davalarla ilgili genel tutum daha “makro” bir yaklaşımın meselesi gibi görünüyor.

‘DAVALAR, ZAMAN AŞIMINA GÜNLER KALA AÇILDI’

1990’lı yıllarda işlenen suçlara, ağır insan hakları ihlallerine ilişkin davalar ilk ne zaman, hangi konjonktürde açılmıştı? Çözüm sürecinde mi? Bu davalar belli bir siyasi sürecin parçası mıydı?

Bir kere ağırlıkla 1990-1997 yılları arasındaki olaylara ilişkin bu soruşturmalar, çok uzun yıllar soruşturma savcılıklarında sürüncemede bırakılmıştı. Fakat zaman aşımına günler kala, çoğunluğu 2011, 2012 ve 2013 yıllarında olmak üzere bu davalar açıldı. Elbette Türkiye’nin çatışmasızlık döneminde olduğu, görece daha rahat bir dönemin ürünüydü bu davalar. Öte yandan özellikle sanıklar son dönemde bu davaların manipülatif olduğuna, davaların açılmasında cemaatin etkisi olduğuna ilişkin savunmalar yapıyor. Mesela Musa Anter davasında sanık Hamit Yıldırım, Aralık 2016’daki duruşmada bunu açıkça dile getirdi. Keza Temizöz davası sanıkları da aynı iddiayı dile getirdi. “Biz görevimizi yaptık ve bu davalar da cemaatle mücadele ettiğimiz için açıldı” savunması yaptılar. İnsan hakları savunucuları açısından bu iddialar, esas büyük soruyu sormayı engellemiyor. Bu davalar nasıl açılmış olursa olsun, bu olaylar yaşandı, bu insanlar kaybedildi, infazlar gerçekleştirildi. Sorumlular her kim ise bunların saptanması, yargılanması ve cezalandırılması gerekir.

Görece “rahat” bir dönemde açılan ve insan hakları ihlallerini soruşturan davaların, şimdi teker teker beraatle sonuçlanmasının, çatışma dönemine dönülmüş olmasıyla, siyasi iktidarın yapısı ve etkisiyle doğrudan ilgili olduğunu düşünüyor musunuz?

Türkiye’deki yargısal sistemin daima siyasi iklimden etkilendiği düşünülürse, elbette bu söylenebilir. Ama en az bunun kadar etkili olan meselelerden biri, yargının yapısal olarak hiçbir zaman bağımsız ve tarafsız bir pozisyonunun olmamasıdır. Zaten o yüzden de bütün bu ağır insan hakları ihlallerinin etkili bir şekilde soruşturulması, hakikatlerin ortaya çıkarılması isteği yok.

‘EN GİZLENEMEYECEK OLAYLAR YARGI KONUSU OLDU’

O halde bu davalar niye açıldı?

Önemli bir soru bu. 2001 sonrasında, ağır insan hakları ihlalleri görece düşüşe geçtiğinde sanki perde aralanır gibi olmuş, küçük de olsa yüzleşme iradesi tezahür etmişti. Bu da hem siyasi alanda hem de insan hakları mücadelesi yürütenler açısından önemli bir heyecan yaratmıştı. Böylece mağdurların da talepleri görünür hale gelmeye başlamıştı. Ayrıca zorla kaybetmeler ve hukuk dışı infazlarda 2001’den itibaren hızlı bir iniş yaşandı. Yargının görece daha az basınç altında olduğu o dönemde, elbette ortada bir de siyasi irade vardı ki, bu davalar açıldı. Böylece 2008”e, 2009’a, 2010’a doğru yavaş yavaş soruşturmalar açılmaya, iddianameler hazırlanmaya başlandı. Fakat açılan davaların sayısı hiçbir zaman gerçeklerle yüzleşme iradesini yansıtacak kadar fazla olmadı. Daha ziyade en gizlenemeyecek olan olaylar yargı konusu oldu. Fakat bu bile sürdürülemedi. Bunda, değişen siyasi iklimin etkisinin olduğunu söylemek yanlış olmaz. Ama siyasi iktidara direnebilecek bir yargısal yapı söz konusu olsaydı, yargısal süreç siyasi iklime tabi olmaz, etkin soruşturmalar yapılıp cezasızlık zırhı delinebilirdi.

Siz bu davaları fiilen izleyen hukukçulardan birisiniz. Yargılama safhalarına ilişkin genel izleniminiz nedir?

Eğer yargı olarak bu tür davaları sıradan cinayet davaları olarak ele alırsanız, sizin açınızda dokunulamayacak kişi ve kurumlar varsa ve o sınırlar içinde bir soruşturma yapmak zorundaysanız, zaten nasıl bir sonuca ulaşacağınız daha baştan bellidir. Nitekim öyle oldu. Fakat eğer siz, bu ağır insan hakları ihlallerinin toplumun geleceğini de zehirleyen olaylar olduğunu kabul ederseniz, bunları bertaraf etmek üzere etkin soruşturma yürütür, tüm failleri ortaya çıkarır ve yargılar, cezalandırırsınız. O zaman gerçek bir yüzleşme süreci işletmiş olursunuz. Böyle bir yaklaşım olmadığı için soruşturmalar derinleştirilmedi, devlet sırrı duvarı aşılamadı. Davaların çoğunda, soruşturma veya dava konusu olaylarda görev almış olan kişilerin listesi istendiğinde, bunların neredeyse hiçbiri ilgili birimler tarafından mahkemeyle paylaşılmadı. Hatta Kulp davasında belgeler istendiğinde, bunların Gölcük depremi sırasında sular altında kaldığına ilişkin bir yanıt geldi. Oysa yapılan araştırmada, deprem sonrasında bu konuda herhangi bir bildirimin yapılmadığı ve hiçbir resmi makamın, arşivin bu şekilde zarar gördüğüne ilişkin bilgi sahibi olmadığı anlaşıldı. Türkiye’de hep muhafaza edilen bir cezasızlık zırhı olduğu gibi, mahkemeler için de çizilmiş “araştırılabilirlik” sınırı var. Bütün araştırma ve soruşturmalar bu sınırlar içinde yapılabildi ki, bu sınırlar sorumluları saptamaya bile elvermeyecek kadar dardı.

1

‘TÜRK YARGISININ AYNI OLAYDA AİHM’DEN FARKLI KARAR VERMESİNİN İZAHI YOK’

Yani ortaya çıkarılan deliller, sanıklara ceza vermeye yetmeyecek düzeyde az mıydı?

Hayır, her şeye rağmen toplanan delillerin bile, sorumluların tespitine ve cezalandırılmasına elverecek düzeyde olduğunu düşünüyoruz. Fakat bu da yapılmadı. Davalar, mağdurlardan kaçırılarak, olayın yaşandığı yerlerden binlerce kilometre öteye taşındı. Mağdurlar bu davaları takip edebilmek için bu mesafeleri katetmek zorunda kaldı. Lice davası İzmir’e, Kızıltepe, Kulp davaları, Diyarbakır’daki JİTEM ve Musa Anter davaları Ankara’ya, Vartinis davası Kırıkkale’ye, Dargeçit davası Adıyaman’a taşındı.

Hangi gerekçeyle?

Güvenlik gerekçesiyle. Ama mesela Temizöz ve Diğerleri davası bu gerekçeyle Eskişehir’e nakledilirken, Ali İsmail Korkmaz davası da aynı gerekçeyle Eskişehir’den Kayseri’ye nakledildi. Oysa faillerin suçu işledikleri yerde mahkeme karşısına çıktığını görmek mağdur yakınlarının adalet duygusunun tatmini açısından önemlidir. Çünkü özellikle paramiliter güçler söz konusuysa, mağdurlar çoğunlukla sanıkları tanıyorlar. Dolayısıyla olay mahallinde sanık sandalyesine oturduklarını görmenin mağdur yakınları açısından ayrı bir anlamı var. Ayrıca nakiller, duruşmalara katılımı, dolayısıyla davaya sahip çıkılması ve takibini sürdürülebilir olmaktan çıkarıyor.

1990’lı yıllardaki suçlara ilişkin açılan 15 davadan 11’i sonuçlandı ve sanıklar hakkında beraat kararları verildi. Bu davalar Anayasa Mahkemesi veya AİHM’e taşınacak mı?

Zaten bu davaların çoğu hakkında daha önce verilmiş AİHM kararları var. AİHM, 1990’lı yıllara ilişkin hak ihlallerinin bir çoğu için iç hukuk yollarının tüketilmesini beklemeden ihlal kararı vermişti. Aynı olaya ilişkin AİHM ihlal kararı verirken, Türkiye mahkemeleri “yeterli ve inandırıcı delil” bulunamadığı gerekçesiyle beraat kararları verdi. Aynı olayı değerlendiren iki mahkemenin bu kadar farklı sonuçlara varmasının izahı yok.

Peki beraatle sonuçlanan ama AİHM’in daha önce ihlal kararı verdiği davaların tekrar AİHM’e gitmesi teknik olarak mümkün mü?

Elbette. Yargıtay ve Anayasa Mahkemesi süreçleri tüketildikten sonra AİHM’e gidilecek. Çünkü AİHM daha önce bu davaların esasına ilişkin değil, soruşturmanın etkili yürütülüp yürütülmediği bağlamında araştırma yapıp Türkiye aleyhine karar almıştı.

‘DOKUNULAMAYACAK ÇEKİRDEĞE GELİNDİĞİNDE FRENE BASILDI’

Çok kilit bir dava olarak kabul edilen 12 Eylül davasının akıbeti ne oldu?

1980’lerde 650 bin insan gözaltına alındı. O zaman gözaltı süresi 90 gündü ve gözaltına alınanların çoğu ağır işkenceler gördü, idamlar, infazlar yapıldı. Milyonlarca insan fişlendi, pasaportlarına el kondu. Fakat bu dönemin ihlallerine ilişkin açılmış tek bir dava var: 12 Eylül davası. Onun da sadece iki sanığı vardı: Kenan Evren ve Tahsin Şahinkaya. Dava 2010 referandumundan hemen sonra yapılan çok sayıda suç duyurusuna istinaden, 2012 yılında açıldı. Ocak 2012’de iddianame hazırlandı, Nisan 2012’de duruşmalar başladı ve Haziran 2014’te karara bağlandı. İki sanık hakkında ağırlaştırılmış müebbet hapis cezası verildi ve “takdiren” müebbet hapse çevrildi. Sanıkların ikisi de bu süreçte öldü ama karar temyiz edildi. Yargıtay Başsavcılığı da zaman aşımı gerekçesiyle kararın bozulması ve davanın düşmesi gerektiği yönünde görüş belirtti. Yargıtay da zaman aşımı olduğu tespiti yapıp ölüm nedeniyle davanın düşmesi önünde karar verdi. Böylece kararı tekrar 10. Ağır Ceza Mahkemesine yolladı. 10. Ağır Ceza Mahkemesi de kendi verdiği müebbet hapis cezasını, zaman aşımı olduğuna ilişkin tespite uyarak ölüm nedeniyle kaldırdı. Bu karar da mağdurlar tarafından temyiz edildi ve şu anda Yargıtay Başsavcılığında.

Yani yargı, Evren ve Şahinkaya’yı öldükleri halde mahkum etmemeye mi yöneldi?

Çok ilginç bir süreç aslında. 2010 referandumu sürecinin en büyük vaatlerinden biri, darbecilere yargı bağışıklığını sağlayan Anayasa’daki geçici 15. maddenin kaldırılacağı ve darbecilerle yüzleşileceğiydi. Ama dağ fare doğurdu. Bir kere sadece 1980-83 yılları arasındaki olaylara ilişkin bir soruşturma yürütüldü ve sanıklara sadece “Anayasal düzeni ortadan kaldırmak ve Meclis’i görevini yapmaktan alıkoymak” suçlaması yöneltildi. Fakat insanlığa karşı suçlar kategorisindeki bütün işkenceler, hukuk dışı infazlar sürecin dışında bırakıldı. Oysa iddianamede bu suçlara ilişkin çok büyük bir bölüm ayrılmış, gözaltına alınanlara, işkencelere, işkencehanelere ilişkin tespitler yapılmıştı. İddianamede bütün bunlar saptanmasına rağmen bunlar sanıklara suçlama olarak yöneltilmedi. Binlerce insan suç duyurusunda bulunmuştu ama bunların dosyaları ayrıldı ve Diyarbakır 5. No’lu Cezaevi’ndeki işkenceler dâhil olmak üzere bunlar hakkında kovuşturmaya yer olmadığı yönünde kararlar verildi. 12 Eylül davasındaki genel yaklaşım, daha sonra 1990’lı yıllara ilişkin davaların hepsinde geçerli oldu. 12 Eylül davasında mahkeme, Genelkurmay’dan darbe planlamasına, darbe planında kimin hangi pozisyonda yer aldığına ilişkin belgeler istedi ama bunlar mahkemeye verilmedi. Çünkü o davada da dokunulamayacak çekirdeğe gelindiğinde frene basıldı.

‘CEZASIZLIK ZIRHI YENİ YASALARLA İYİCE KALINLAŞTIRILDI’

Yani yargı, devlet açısından çekilmemesi gereken tuğlayı çekmedi, öyle mi?

Tabii öyle de söylenebilir. 1980 ve 1990’lardaki ihlallerin toplamıyla açılan davaların sayısını mukayese ettiğimizde, ihlallerin çok çok azının yargı konusu olduğu zaten açık ama açılan davalarda da kritik noktaya varıldığında yargı geri çekiliyor. Teorik olarak ceza davalarından beklenen en önemli sonuç, tekrarını engellemek, caydırıcılığı sağlamak ve topluma da “böylesi uygulamalar cezalandırılır, rahat olun” mesajı vermektir. Fakat bu süreçte tam tersi yapılarak cezasızlık zırhını iyice kalınlaştıran yasalar çıkarıldı. Keza onca Meclis ve Başbakanlık raporlarına, siyasilerin beyanatlarına, mağdurlara, tanık ifadelerine rağmen mesela JİTEM olgusu hiçbir araştırılmadı.

2010 referandumu sürecinde AKP 12 Eylül davasını siyasi olarak işlevselleştirdi. Çözüm sürecinde 1990’lı yıllara ilişkin davalar hakeza. Kuyular kazılıyor, kemikler çıkarılıyor, soruşturmalar yürütülüyor ve sanki geçmiş eşeleniyordu. Dolayısıyla sürecin sadece hukuki değil, siyasi bir süreç de olduğunu görmemek mümkün değil…

Keza davaların zaman aşımına uğramasına birkaç gün kala açılmaları da bu bağlamda değerlendirilebilir. Söylediğinizi düşündüren güçlü emareler var tabii. Türkiye yargısının bağımsız ve tarafsız olmaması, böyle davranacak şekilde donatılmamış olması zaten doğrudan siyasi yönlendirme olmasa da bu sonuçları doğurmaya müsait. Yani sizin ima ettiğiniz biçimiyle işlerin illa talimatla yürütülmesi gerekmiyor.

Mağdur yakınlarının, annelerinin bir kısmı yıllardır Cumartesi günleri İstanbul’daki Galatasaray Lisesi önünde buluşuyordu. Fakat yakın zamanda o buluşmalara da sert müdahaleler yapılmaya başlandı. Yargının beraat kararlarıyla iktidarın Cumartesi Anneleri’ne yönelik müdahalesini ayrı süreçler olarak değerlendirmek mümkün mü?

Hayır, tüm bunlar birbirini tamamlayan bir puzzle’ın parçaları olarak görünüyor. Siyasal ve yargısal alanda yakın zamanda yaşanan dönüşüm, bu soruna yaklaşımda da bambaşka bir evreye geçilmesini beraberinde getirdi. Kayıp yakınlarına ilişkin müdahaleler, “aslında iddia ettiğiniz olaylar gerçekleşmedi” inkârının bir uzantısı. Oysa bu olaylar gerçekleşti ve çoğuna ilişkin AİHM kararları var. Dolayısıyla Cumartesi Anneleri’nin talebi son derece insani olduğu gibi, hukuken de çok güçlü.

Rakamlarla ilgili ihtilaflar çok fazla; Türkiye’de kaç faili meçhul var?

Buna ilişkin hiçbir insan hakları kuruluşunun elinde doğrulanmış bir sayısal veri yok. Ama zorla kaybetmelere ilişkin veriler var.

‘HUKUK DIŞI İNFAZ 7 BİNDEN FAZLA, ZORLA KAYBETMELER İSE 1.350 CİVARINDA’

Zorla kaybetmelerle faili meçhuller arasındaki fark ne?

Zorla kaybetme, bir kişinin devlet görevlileri ya da onların otoritesi ve yönlendirmesi altında çalışan kişiler, kurumlar tarafından alınıp, hukukun koruması dışına çıkarılıp bir daha akıbeti hakkında bilgi alınamaması demek. Çoğu zaman bedenler bulunamıyor. Hukuk dışı infaz veya kamuoyunda bilinen tabirle faili meçhullerde ise beden bulunuyor ama fail “belli” değil. Tahmini verilere göre Türkiye’de hukuk dışı infazlar, zorla kaybetmelerden daha fazla. İnsan Hakları Derneği hukuk dışı infaz sayısının 7 binden fazla olduğunu tahmin ediyor. Gerek İHD ve TİHV gerekse Hafıza Merkezi’nin yaptığı çalışmalara göre zorla kaybedilen, yani gözaltında kaybedilen insan sayısı da 1.350 civarında. Tek tek doğrulanmış olay sayısı 500’den fazla.

‘TÜRKİYE KANUNLARINDA ‘ZORLA KAYBETME’ DİYE BİR SUÇ YOK!’

Hangi yıldan itibaren?

1980’den itibaren tabii ama zorla kaybetme yöntem olarak 1990’lı yıllarda yaygınlaştı. Tahminen 1980-1990 arasında zorla kaybedilen 33 kişi var. 1990 ile 2000 arasında ise bu sayıda korkunç bir artış yaşandı. Temizöz ve Diğerleri davasında gündeme geldiği üzere birtakım gizli soruşturma merkezleri var. İnsanlar oralara götürülüp sorgulanıyor ve iddialara göre sonra bedenleri hiçbir zaman bulunamamak üzere çeşitli yerlere gömülüyor. Uluslararası hukuk literatüründe de zorla kaybetmeyle faili meçhul arasında önemli farklar var. Bedeni hiçbir zaman bulunamayan kişinin yakınları yas tutamadığı için sürekli bir işkenceye maruz kalıyor. “Kemiklerimizi istiyoruz” talebinin arkasındaki temel his de bu zaten. Cemil Kırbayır’ın zorla kaybedildiği TBMM raporuyla saptanmış olduğu halde, annesi Berfo Kırbayır 104 yaşında ölene kadar oğlunun akıbetini öğrenemedi, yasını tutamadı ve gözleri açık gitti. Dahası, Türkiye kanunlarında “zorla kaybetme” diye bir suç yok.

Nasıl yani?

2005 yılında, AB uyum süreci çerçevesinde TCK’da insanlığa karşı suçlara ilişkin bazı önemli eklemeler yapıldı. Fakat bu düzenlemelerde “zorla kaybetme” bir suç olarak tanımlanmadı. Dolayısıyla 1990’lı yıllardaki zorla kaybetme olaylarının büyük bir kısmı hâlâ o dönemde geçerli olan “adam öldürme”, yani tekil cinayet vak’aları olarak soruşturmaya konu oldu.

Zorla kaybetmelerin insanlığa karşı suç olarak tanımlanmasının önemi nedir?

İnsanlığa karşı suçlarda zaman aşımı olmuyor. Ama olayları tekil cinayetler olarak yasal kapsama aldığınızda, 12 Eylül davasında olduğu gibi aradan 20 yıl geçince zaman aşımından davayı rafa kaldırabiliyorsunuz.