Ana içeriğe atla
Ana Sayfa
16.12.2021

Geçmişle yüzleşme dosyası: “Helalleşme” gündeminin ardından

<< TÜM HABERLER

Kasım ayının ikinci yarısı, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun duyurduğu “helalleşme” hedefinin anlamını, kapsamını ve barındırdığı potansiyeli tartışarak geçti. Kılıçdaroğlu, helalleşme ile neyi kastettiğini “yüzleşmek, barışabilmek, devam edebilmek” olarak açıkladı. Helalleşilecekler arasında ise “28 Şubatçıların açtığı yaraları taşıyanları, ikna odalarına sokulan başı kapalı kızları, Roboskî’yi, Sivas ve Maraş mağdurlarını, Diyarbakır hapishanesi mahkûmlarını, mahalleleri gasp edilip sürülen Romanları, Varlık Vergisi altında inim inim inlemiş azınlıkları, 6-7 Eylül olaylarının mağdurlarını, mahkemelerde süründürülen askerleri ve ailelerini, Londra’ya göç etmiş en parlak genç beyinleri, Ali İsmail Korkmaz’ın ailesini, Soma’yı, darbeciler tarafından bir sağdan, bir soldan asılan gençleri, oğlu Oğuz Arda Sel’i kaybeden ve mahkemelerde süründürülen Mısra Öz’ü, Ahmet Kaya’yı” saydı.

Hayli geniş bir kesimi kapsayan açıklama sayesinde onarıcı adalet ve geçmişle yüzleşme meselesi bir kez daha ülke gündemine geldi. Türkiye için elzem ve geç kalınmış bir ihtiyacı barındıran geçmişle yüzleşme, büyük siyasi dönüşümlerin bir parçası ve geçiş dönemi adaleti de geçmişle yüzleşme sağlamayı hedefleyen paradigmalardan biri. Kılıçdaroğlu’nun helalleşme olarak tanımladığı girişim, literatürde daha demokratik, adil ve barışçıl bir gelecek inşa edebilmek amacıyla toplumların geçmişte yaşanmış insan hakları ihlalleri, büyük ölçekli katliamlar ya da başka türden şiddetli toplumsal travmalarla yüzleşmelerine odaklanmış bir etkinlik ve araştırma alanını ifade ediyor. Söz konusu alana faillerin yargılanması, hakikat komisyonlarının kurulması, şiddet veya ihlallerden en fazla etkilenenler için kapsamlı tazminat programlarının geliştirilmesi, mağdurların ve hayatta kalanların anılması ve hatırlanması, gelecekte yaşanabilecek ihlallerin önlenmesi amacıyla ihlallerin kaynağı olmuş devlet kurumlarının ıslah edilmesi gibi adımlar da dahil.

Hafıza Merkezi, bundan 10 yıl önce tam da böyle bir ihtiyaçtan hareketle, geçmişte yaşanan hak ihlallerine ilişkin hakikatlerin ortaya çıkmasına, toplumsal hafızanın güçlenmesine ve bu ihlallerden etkilenenlerin adalete erişimine katkı sağlamak hedefleriyle kuruldu. Türkiye Cumhuriyeti tarihi, emperyal geçmişe sahip, milliyetçi ideolojilere yaslanmış birçok devlette olduğu gibi çarpıtılmış, üstü örtülmüş gerçeklikler, kıyımlar, hak ihlalleri ve zulüm örnekleri ile malul. Bir yanda Müslüman olmayan azınlıkların mülksüzleştirilmesi, kovulması ve onlara yönelik ayrımcı uygulamalar var: Osmanlı devletinin son döneminde alevlenen Ermeni sorununu kan dökerek halletme siyasetinden, 1915’teki soykırımdan miras kalan, sanki bunların devamı gibi işlev gören bir Ermeni düşmanlığı körüklenmiş; Trakya’dan Yahudiler kovulmuş (1934); Müslüman olmayan iş insanlarının mallarının yağmalanmasına ve önemli ölçüde tasfiye edilmesine yol açan ayrımcı Varlık Vergisi uygulanmış (1942); Kıbrıs bahanesiyle 6-7 Eylül 1955’te Rumlara saldırılar tezgâhlanmış. Öbür yanda, Müslüman olan azınlıklar da baskı ve zulümden paylarını almışlar: Ayrı bir kimliğe sahip Dersim Alevilerine karşı askeri katliam düzenlenmiş (1938); Maraş (1978), Çorum (1980) ve Sivas’ta (1993) Alevilere yönelik katliamlar sivil örgütler eliyle hayata geçirilmiş, resmi güvenlik güçleri ise yalnızca seyretmiş.

1980 askeri darbesi döneminde yapılanlar ise insanlığa karşı suç niteliğini almış, cezaevlerinde ve özellikle Diyarbakır Cezaevi’nde akıl almaz işkenceler yaşanmış, Kürt kimliğini yok etmek için faşizan politikalar devreye sokulmuş; Kürtler asimilasyona tabi kılınmış, isyan ve direnişleri kanlı biçimde bastırılarak, infazlarla, tehcirlerle kimlikleri yok edilmeye çalışılmış; “Terörle mücadele” adı altında Kürtlere yönelik zorla kaybetmeler, keyfi ve yargısız infazlar, işkence, baskı ve tecavüzler, zorla yerinden etmeler bir dönem yaygın politika olarak uygulanmış; Kürt kimliğinin tanınması ve Kürtlerin politik mücadelesi baskı ve zulümle bastırılmaya çalışılmış…

Hafızamız şiddet ve adaletsizlikle körelmiş durumda, vicdanlarımız ise yaralı. Halbuki gerçek demokrasi berrak bir toplumsal hafıza, olanlar üstüne ortaklaşmış vicdan ve mutabakat ile güçlü bir adalet duygusunu gerektiriyor. Geçmişte yaşananların tanınması, bunlara maruz kalan insanların en temel hakkı olan yas tutma ve adalet duygusunun tatmini için elzem.

Hafıza Merkezi, geçiş dönemi adaleti süreç ve mekanizmaları için zemin hazırlayarak Türkiye’nin demokratikleşmesine ve toplumsal barışın tesis edilmesine katkı sağlamayı amaçlıyor. Kuruluşumuzdan bu yana geçen 10 yılda geçiş dönemi adaleti ve hafızalaştırma üzerine pek çok araştırma yaptık, rapor hazırladık, ürün ortaya koyduk. Bu dosyada söz konusu çalışmalarımızı hatırlatmak ve bu tartışmaya katkı sunacak teorik ve kurmaca metinleri, filmleri ve önerdiğimiz podcast bölümlerini derlemek istedik.

 

konusulmayan-gercek-189x300
zorla-kaybetmeler-ve-yarginin-tutumu
fotografi-kaldirmak

Geçmişle Yüzleşme: Arjantin Deneyimi (2011): Arjantin, devlet terörü deneyimi ertesinde geçiş dönemi adaletinin nasıl sağlandığını ve hakikat komisyonlarının, hafıza çalışmaları ve yasal reformların bu sürece nasıl katkı sağlayabileceğini göstermesi açısından sıkça referans verilen bir ülke. Nazan Üstündağ tarafından hazırlanan bu raporda, Arjantin’de düzenlediğimiz inceleme gezisi sırasında yaptığımız gözlemler üzerine derinlemesine düşünerek, ikisi de bir dizi askeri rejim altında yaşayan ve ağır insan hakları ihlallerine maruz kalan Türkiye ve Arjantin’in karşılaştırılması hedefleniyor.

Konuşulmayan Gerçek: Zorla Kaybetmeler (2013): Özgür Sevgi Göral, Ayhan Işık ve Özlem Kaya tarafından kaleme alınan bu rapor, zorla kaybetme stratejisinin hangi hukuki, siyasi ve toplumsal mekanizmalar yoluyla gerçekleştirildiğine dair bir anlama çabası. Aynı zamanda bu alanda uzun yıllardır devam eden toplumsal suskunluğun ve kayıtsızlığın hangi pratikler aracılığıyla kurulduğu da raporun ele aldığı meselelerden biri. Yine raporun bir diğer temel meselesi kayıp yakınlarının kaybetme öncesi ve sonrasında ne tür süreçlerden geçtiği, neler yaşadığı ve bu deneyimleri nasıl anlamlandırdığı. Kayıp yakınlarının kaybetme stratejisi kapsamında yaşadıkları Türkiye’de devlet, adalet, arayış, mezarsızlık ve vatandaşlık kapsamında önemli şeyler söylüyor. Bu rapor tüm bu bilginin çok daha geniş toplumsal kesimlere ulaşmasına katkı sunmak için kaleme alındı.

Zorla Kaybetmeler ve Yargının Tutumu (2013): Hafıza Merkezi’nin zorla kaybetmelerle ilgili hazırladığı bu ikinci rapor, bu hak ihlalinin hukuksal boyutunu inceliyor. Prof. Gökçen Alpkaya, Av. İlkem Altıntaş, Yard. Doç. Öznur Sevdiren ve Av. Emel Ataktürk Sevimli tarafından hazırlanan ve dört ana bölümden oluşan çalışma, Türkiye’de yargının tutumu, uluslararası hukuk, savaş hukuku, zamanaşımı, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin kararları gibi zorla kaybetmeye ilişkin farklı hukuksal boyutları ele alıyor. Türkiye’de zorla kaybetmelerle ilgili adalet arayışının nasıl engellerle karşılaştığı, 227 kayba ilişkin hukuk belgesinde yapılan incelemelerden yola çıkılarak ayrıntılı bir biçimde anlatılıyor. Uluslararası ceza hukuku ve AİHM perspektifinden de bu suçun nasıl değerlendirildiğini, ne tür yargılamalar yapıldığını okuyabileceğiniz rapor zorla kaybetmelerin hukuki açıdan nasıl ele alındığını ve alınması gerektiğini merak edenler için kapsamlı bir çalışma.

“Fotoğrafı Kaldırmak”: Eşi Zorla Kaybedilen Kadınların Deneyimleri (2014): Hatice Bozkurt ve Özlem Kaya tarafından kaleme alınan rapor, eşi zorla kaybedilen kadınların deneyimlerine odaklanıyor. Zorla kaybedilen kişilerin eşleriyle yaptığımız görüşmelerin amacı, kadınların deneyimleri aracılığıyla devlet şiddetinin boyutlarını daha bütünlüklü olarak ortaya koymak ve devlet şiddetini toplumsal cinsiyet odaklı bir bakışla analiz etmek. Rapor için Cizre, İdil, Silopi, Güçlükonak, Uludere, Şırnak merkez, Diyarbakır ve İstanbul’da 33 kadınla derinlemesine görüşmeler yapıldı. Kadınların kendi ifadelerinin de sıklıkla yer aldığı raporda çatışma ve savaş durumlarının cinsiyet temelli analizi yapılıyor, buradan hareketle zorla kaybetmelerle ilgili her türden hakikat arayışının geride kalan kadınların deneyimini de içermesi gerektiği vurgulanıyor.

Hakikat Komisyonları (2014): Murat Çelikkan tarafından derlenen bu çalışma, iki bölümden oluşuyor. Birinci bölüm, geçiş dönemi adaleti konusundan çok uzun yıllardır dünyanın farklı ülkelerindeki çalışmalarıyla bilinen New York merkezli Uluslararası Geçiş Dönemi Adaleti Merkezi (International Center for Transitional Justice) tarafından yayımlanmış Truth Seeking: Elements of Creating an Effective Truth Commission başlıklı yayının çevirisi. İkinci bölüm ise Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin 10 hakikat komisyonu ve iki tarihsel uzlaşma komisyonu üzerine çok çeşitli kaynaklardan derleyerek oluşturduğu vaka örneklerinden oluşuyor.

1

Hafıza Merkezi’nin tüm yayınlarına ulaşmak için görselin üzerine tıklayabilirsiniz.

Hakikat İçin Umut Var mı? Kafkaslar, Ortadoğu ve Kuzey Afrika’da Zorla Kaybetmeler ve Kayıp Kişilere İlişkin Karşılaştırmalı Bir Analiz (2019): Bu mütevazi çalışma, zorla kaybetme olgusunun öneminin altını çizme, çeşitli tezahürlerini, farklı coğrafi bağlamlarda farklı biçimlerde ortaya çıkışını gösterme, süregelen sonuçlarına ışık tutma çabası. Hafıza Merkezi kurucularından Özgür Sevgi Göral’ın kaleme aldığı analizi, yalnızca İngilizce olarak okumak mümkün.

Türkiye’de Geçiş Dönemi Adaleti: Dönüşen Özneler, Yöntemler ve Araçlar (2021): Hakikat Adalet Hafıza Merkezi tarafından 27-29 Kasım 2020 tarihleri arasında düzenlenen “Türkiye’de Geçiş Dönemi Adaleti: Dönüşen Özneler, Yöntemler, Araçlar” konulu sempozyumda sunulan bildirilerden oluşuyor. Konferansın başlığına da yansıdığı gibi kitaba katkı sunan çalışmalar, geçiş dönemi adaletini durağan, sınırları, özneleri, araçları ve amaçları belli bir süreç olarak değil, hem çehresi, hem katılımcıları hem de mekân ve talepleri dönüşebilen bir süreç olarak ele alıyor. Yayına katkıda bulunan çalışmalar, Türkiye’de geçiş dönemi adaleti perspektifinden değerlendirebilecek hak ihlallerinin çeşitliliğini ve “geçmişte yaşanma” ifadesinin ne kadar açık uçlu olduğunu göz önüne seriyor. Kitap okuyucuya 10 Ekim 2015 Ankara Gar Katliamı’ndan, Ermeni toplumunun hakikat arayışına, yakın dönemde yaşanan iş cinayetlerinden, 1980 Eylül darbesinde kadın olarak adalet arayışlarına dek özneler ve zamanlar açısından bir çeşitlilik sunuyor.

Kürt Meselesi ve Siyasi Barış Bağlamında Güç Paylaşımı ve Ademi Merkeziyet (2021): Cuma Çiçek tarafından kaleme alınan bu rapor, Kürt meselesinde siyasi barışın inşasına yönelik farklı konularda yayınlayacağımız araştırma serisinin ilk yayını. Çiçek’in araştırması Kürt meselesi kapsamında siyasi barış ve güç paylaşımı konusunu ele alıyor. Rapor, “Güç paylaşımı bağlamında ademi merkeziyet, Türkiye’nin Kürt meselesinde siyasi barışı sağlayabilir mi?” ve “Güç paylaşımı kapsamında ademi merkeziyet, Kürt meselesinden öteye neler vaat ediyor?” sorularından hareketle ademi merkeziyetin imkânları ve sınırlarını, 2013-2015 Çözüm Süreci ve sonrasını merkeze alarak tartışıyor.

Türkiye’de Barışçıl Bir Hakikat Arayışı ve Irkçılıkla Yüzleşme (2021): Nesrin Uçarlar tarafından kaleme alınan çalışma, iki kısımdan oluşuyor. İlk kısmında, Foucault’nun “hakikat rejimi” analizinden ve Arendt’in hakikat ile siyaset arasındaki ilişkiye dair değerlendirmelerinden hareket ederek, günümüzün hakikat-sonrası çağ (post-truth era) tartışmasını ele alıyor. Hakikat sonrası çağın Türkiye’deki seyrinden yola çıkarak, Türkiye’deki hakikat rejiminin inşasını, işleyişini, mukavemetini ve krizini incelemek üzere, 1990’ların ve 2010’ların televizyon programlarına, özellikle de devlet kanallarına yansıyan “terörle mücadele” tezahürlerine ve bu tezahürlerden doğan farklı hafıza ve hakikat izlerine bakıyor. İkinci kısımda ise hakikat rejimi ve ırkçılık arasındaki ilişkinin izi sürülüyor. Bu izin Türkiye’deki biçimini incelemekle işe başlarken, yine televizyonlarda yer alan tartışma programlarından faydalanarak, özellikle milliyetçilik ve ırkçılık arasındaki ilişkiyi ve Türkiye’de ırkçılık olmadığına dair yaygın düşünceyi eleştirel bir değerlendirmeye açıyor. Türkiye’deki geçmiş çözüm girişimlerine yönelik ırkçı tepkileri ve bu girişimlerin genel seyrini hatırlatıyor.

1990’lı Yıllardaki Ağır İnsan Hakları İhlallerinde Cezasızlık Sorunu: Kovuşturma Süreci (2021): Hafıza Merkezi, 2015 yılından bu yana Türkiye’nin yakın geçmişindeki ağır insan hakları ihlallerine dair yürütülen ceza yargılaması süreçlerini izleme çalışmasının çıktılarının bulunabileceği Faili Belli adlı dijital bir arşiv çalışması yürütüyor. Site en geniş anlamıyla, ağır insan hakları ihlallerine karıştığı iddia edilen devlet görevlilerinin yargılandığı davaları izleyerek, yargısal pratiği mercek altına almayı amaçlıyor. Hafıza Merkezi ekibinden Emel Ataktürk Sevimli, Esra Kılıç, Gülistan Zeren, Özlem Zıngıl ve Melis Gebeş hazırlanan ve failibelli.org’da takip edilen ceza davalarının verilerine dayanan bu çalışma, mevzuat ve uygulamada cezasızlığa yol açan sorun alanlarını tüm boyutlarıyla ortaya koymayı ve cezasızlığın kurumsal bir kültür haline gelmesini önlemek için politikalar geliştirilmesine ve pratikte buna yönelik tedbirlerin hayata geçirilmesine katkı sağlamayı hedefliyor. 1990’larda işlenmiş ağır insan hakları ihlallerine ilişkin 12 ceza davasını inceleyen rapor, 11 bulgu ile örüntü ortaya koyuyor ve cezasızlığın ortadan kaldırılması ve hakikatin ortaya çıkarılması yükümlülüğü eksenlerinde yetkililere bir dizi öneride de bulunuyor.

İnternet sitemizde bulunan Geçmişle Yüzleşme Kütüphanesi’nde alanla ilgili pek çok belge ve araştırma raporuna ulaşmak mümkün.

Referans Kaynaklar: Faili Belli web sitesinde geçiş dönemi adaleti süreci ile mekanizmaları ve zorla kaybetmelere ilişkin literatürde yer alan belli başlı makalelerin Türkçe tercümelerine ulaşabilirsiniz.

Geçiş dönemi adaleti, toplumsal hafıza ve çatışma dönüşümü üzerine çalışan Demokrasi, Barış ve Alternatif Politikalar Araştırma Derneği (DEMOS) tarafından yayımlanan tüm raporlara ve yabancı kaynaklardan derleyip çevirerek Türkçeye kazandırdıkları materyallere web siteleri üzerinden ulaşabilirsiniz.

Ne okumalı?

Geçmişi Susturmak kitabı kapağı görüntüsü
Geçmişle Hesaplaşma kitabı kapağı görüntüsü
Bir Alman'ın Hikâyesi kitabı kapağı görüntüsü
Boğulanlar Kurtulanlar kitabı kapağı görüntüsü
Edebiyat ve Felaket kitabı kapağı görüntüsü
Karıncaların Günbatımı kitabı kapağı görüntüsü
Suç ve Kefaretin Ötesinde kitabı kapağı görüntüsü
Geçmiş Zaman kitabı kapağı görüntüsü

Suçluluk Sorunu, Karl Jaspers, 1947

Karl Jaspers bu kitapta, Hannah Arendt’in “örgütlü suç” olarak tanımladığı Holokost ile ilgili Alman halkının hangi anlamda suçlu sayılabileceği ve suçluluk duygusundan kurtulmak için ne yapması gerektiğini tartışıyor. Jaspers’in de altını çizdiği gibi; geçmişte göklere çıkarılan şeylerle şimdi mücadele edildiği, geçmişte mücadele edilen şeylerin ise şimdi göklere çıkarıldığı bir düzlemde, gerçekte anlamlı ve bize umut verecek bir fark yoktur. Jaspers’e göre suçun daima geçmişte kalana dair olduğu doğrudur. Ama geçmişe ilişkin suç, o dönemi yaşayan kuşağa tümüyle sirayet etmiş bir suçtur. Söz konusu dönem çoktan tarihin tozlu sayfalarında kalsa bile, gölgesi şimdinin üstüne vurur ve sonraki kuşaklara da bir tür suçluluk ve sorumluluk duygusu bulaştırır. Geçmişimiz öyle kolayca kurtulabileceğimiz, yok saydığımızda veya unutmak istediğimizde bir duman halinde lambasına dönecek Alaaddin’in Cin’i değildir. Geçmişimiz sadece tarih değil, aynı zamanda bugünümüzün geleceğidir de.

Kötülüğün Sıradanlığı: Adolf Eichmann Kudüs’te, Hannah Arendt, 1963

Nazi Almanyası’nda Yahudilerin gettolara ve toplama kamplarına naklinden sorumlu Otto Adolf Eichmann, 11 Mayıs 1960 tarihinde Buenos Aires’in kenar mahallelerinden birinde yakalandı ve İsrail’e getirildi. 11 Nisan 1961 günü Kudüs Bölge Mahkemesi’ne çıkarılan Eichmann, on beş ayrı iddiayla suçlandı. Ünlü siyaset bilimci Hannah Arendt bu yargılamayı The New Yorker dergisi için yerinde takip etti ve dava boyunca izlenimlerini ve gelişmeleri aktardı. Yahudi soykırımının mimarı olarak sunulan Eichmann’ın sadist bir canavardan ziyade, normal, hatta korkutucu derecede normal bir insan olduğuna dikkat çeken Arendt, özellikle düşünme ve muhakeme yetisinin kaybolmasıyla birlikte kötülüğün nasıl sıradanlaştığını vurguluyor. Eichmann’ın duruşmalarına dair gözlemlerinden yola çıkarak, insanlık tarihinin dönüm noktalarından birini gözler önüne seriyor.

Suç ve Kefaretin Ötesinde, Jean Amery, 1966

Améry bu eserinde baskıya maruz bırakılmış kişilerin gerçekliğini, Holokost şartlarında bir entelektüel ve sürgün olarak kendisinin yaşadığı deneyimlere büyük bir sadakat göstererek anlamlandırmaya çalışıyor. Viyana doğumlu Hans Meyer, babası Birinci Dünya Savaşı’nda ölünce, annesi tarafından Katolik olarak büyütülür. Yirmi üç yaşına geldiğinde, Nürnberg Yasaları’nın kabulüyle, savaş kahramanı babası Yahudi olduğu için artık Yahudi muamelesi göreceğini öğrenir. Bundan sonraki hayatı direniş, işkence, toplama kampları ve tesadüfi kurtuluşunun ardından olup biteni anlamlandırma çabasıyla geçecektir. Adını Fransızca tınılı Jean Améry’ye çevirse de, yazılarında ona evini hatırlatan Almancayı kullanacaktır ısrarla. Kurtulduktan kısa süre sonra toplumun ona bakışının pek de iyi olmadığını fark eder: Toplum kendi bekasının, düzenini sürdürmenin peşindedir; bireylerin acılarıyla, olup biten dehşeti anlamlandırmakla ilgilenmez. Yaşananları gerçekten aktarabilecek olanlar hayatlarını kaybetmiş, sağ kalanlarsa safra konumuna düşmüştür — bu durumda toplama kamplarına tanıklık etmek mümkün müdür? Suç ve Kefaretin Ötesinde’de işte bu ruh haliyle bize deneyimlerini aktarmaya, tek tek insanları ezip yok etme pahasına işleyen dünya düzenine karşı uyarmaya çalışıyor Améry. 

Karıncaların Günbatımı, Zaven Biberyan, 1970

Bu yıl 100. yaşını kutladığımız Zaven Biberyan’ın başyapıtı olarak kabul edilen Karıncaların Günbatımı, İstanbullu Ermeni bir aile ekseninde Türkiyeli Ermenilerin 1940’lı ve 50’li yıllardaki yaşamından bir kesit sunuyor: Varlık Vergisi altında ezilen ve varını yoğunu kaybeden bir baba, bu güç koşulları onun yüzüne vuran aile bireyleri ve üç buçuk yıl süren zorlu Nafıa askerliği sonrasında geri döndüğünde hiçbir şeyi bıraktığı gibi bulamayan oğul Baret. Biberyan’ın özyaşamöyküsünden esinlendiği motifleri de içeren eser, Baret karakteri üzerinden kişinin hızla değişen toplumsal koşullara uyum mücadelesi ile bireysel çatışmalarını çarpıcı, yalın bir dille sunarken ülkedeki siyasi gelişmelerin azınlıkları nasıl etkilediğini farklı karakterlerin ağzından ortaya koyuyor. 1970’te 294 gün boyunca Jamanak gazetesinde tefrika halinde yayımlanan eser, Türkçeye 1998 yılında çevrildi. Aras Yayıncılık tarafından ilk olarak Babam Aşkale’ye Gitmedi adıyla yayımlanan roman, 2019 yılında ise orijinal adı Karıncaların Günbatımı ile yayımlandı. Dönemin Türkçe üretilen edebi metinleri ile birlikte değerlendirilmesi gereken ve Türkiyeli okurların oldukça geç keşfettiği bu roman, 20. yüzyıl Ermenice yazınının zirvesi olmasının yanında modern Türkiye edebiyatının da en önemli eserlerinden biri. 

Boğulanlar Kurtulanlar, Primo Levi, 1986

Primo Levi, 11 Nisan 1987 günü intihar ettiğinde altmış sekiz yaşındaydı. İkinci Dünya Savaşı’nda Nazi toplama kamplarına gönderildi. Kendi deyimiyle, talih sonucu, gerçekte ise Alman hükümetinin yok edilmesi gereken tutukluların ortalama ömrünü uzatmaya karar vermesinden sonra hayatta kalabildi. Yahudileri, Çingeneleri ve muhalifleri toplama kamplarına bir tek amaçla, yok etmek amacıyla toplayan Naziler, kurbanlarına şöyle diyorlardı: “Bu savaş nasıl sona ererse ersin, size karşı savaşı biz kazandık; tanıklık etmek için tekiniz bile hayatta kalmayacak; ama biriniz kaçmayı başarsa bile, dünya onun anlattıklarına inanmayacak. Belki kuşkular, tartışmalar, tarihçilerin araştırmaları olacak ama kesin bilgiler bulunmayacak; çünkü sizinle birlikte kanıtları da yok edeceğiz.” İnsan aklı unutuyor, vicdanlar rahatlıyor, beyinler yıkanıyor. Boğulanlar Kurtulanlar unutmaya karşı bir anlatı. Hele hortlakların dirildiği, her şeyin tersyüz edildiği günümüzde ve büyük bir toplama kampına dönüşmeye aday olan dünyamızda.

Maus: Hayatta Kalanın Öyküsü, Art Spiegelman, 1992

Maus, Amerikalı karikatürist Art Spiegelman’ın imzasını taşıyan bir çizgi roman. 1980 ile 1991 yılları arasında tefrik edilen eser, New York’ta yaşayan Spiegelman’ın Holokost’ta hayatta kalan Polonyalı bir Yahudi olan babası Vladek ile yaptığı konuşmaların etrafında şekilleniyor. Maus’ta Yahudiler fare, Almanlar kedi, Polonyalılar domuz, Amerikalılar köpek, İngilizler balık ve Fransızlar ise kurbağa olarak canlandırılıyor. Vladek’in İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşadıklarını kendi ağzından anlattığı Maus, Pulitzer ödülü alan ilk çizgi roman olma özelliği taşıyor.

Geçmişi Susturmak: Tarihin Üretilmesi ve İktidar, Michel-Rolph Trouillot, 1995

Geçmişin inşa edilen bir mefhum olduğunu ve tarihyazımının devingenliğini irdeleyen Michel-Rolph Trouillot, bu çalışmasında “susturma” pratiğini kavramsallaştırıyor. Geçmişle yüzleşme literatürünün en önemli teorik eselerinden biri olan bu metin, geçmişle yüzleşmenin canlı olduğu günümüzde bizzat “geçmiş” üzerine düşünmek için önemli bir kaynak. Tarihin ne olduğundan çok nasıl işlediğine, ya da kimin tarafından yazıldığından çok nasıl yazıldığına odaklanan Trouillot, tarihi yalnızca akademinin sınırları içinden anlayamayacağımızı, anıtlar, anmalar, beden pratiklerimiz ve kamusal alanın inşasına bakmamız gerektiğini hatırlatıyor.

Uzak Yıldız, Roberto Bolaño, 1996

Şilili yazar Roberto Bolaño’nun kült eserlerinden Uzak Yıldız işkence, sürgün ve ölüm arasında seçim yapmaya zorlanan bir neslin iğneleyici portresi. Allende hükümeti döneminde silik bir şairken General Pinochet diktatörlüğünde yıldızlaşarak estetikten başka hiçbir şeye yaşam hakkı tanımayan bir “sanatçı” olarak ortaya çıkan Carlos Wieder’in hikâyesi, Şili’nin yakın tarihiyle iç içe geçince Güney Amerika’nın en özgün anlatıcılarından biri doğuyor.

Bir Almanın Hikâyesi: Hatırladıklarım (1914-1933), Sebastian Haffner, 2000

Alman tarihçi ve gazeteci Sebastian Haffner’in 2000 yılında yayımlanmış bu eseri, Nazizmi ve faşizmi teorik metinlerin ve tarih kitaplarının aktarmaya muktedir olamayacağı bir derinlik ve duyguyla anlamamızı sağlayan bir anlatı. Nazilerin iktidara geliş sürecinin 1914’ten itibaren adım adım ve en gündelik detaya dahi değinerek anlatıldığı bu metin, süreci güçlü, muktedir, merhametsiz devlet ile küçük, isimsiz, kim olduğu bilinmeyen münferit bir şahıs arasındaki bir düello olarak tanımlıyor.

Teke Şenliği, Mario Vargas Llosa, 2000

Teke Şenliği, Dominik Cumhuriyeti’nde 31 yıl boyunca hüküm süren ve bu süreçte yaklaşık 50.000 insanın ölümünden sorumlu tutulan diktatör Rafael Trujillo, namı diğer Teke’nin iktidarı süresince yaşananlara, diktatörün has adamlarından birinin kızı Urania Cabral’in ve diktatöre suikast düzenleyen bir grup Dominikli vatanseverin gözünden bakıyor. Ülkenin yakın tarihine iki farklı nesilin gözünden bakan anlatı, 1961’de suikasti hemen takip eden günler ve 35 yıl sonrasından yapılan bir değerlenme arasında ikiye bölünüyor. Nobel ödüllü yazar Llosa’nın “gerçek kişiler” arasına ustaca yerleştirdiği “kurgu kahramanlar” öyküyle öylesine bütünleşmiştir ki gerçek sanılabilir. Teke Şenliği, diktatörlük ve yüzleşme adına önemli kurmaca eserlerden.

Geçmiş Zaman, Beatriz Sarlo, 2005

Arjantin’in önde gelen edebiyat ve kültür eleştirmeni Sarlo, Geçmiş Zaman’da devlet terörü karşısında tanıklığın öznel anlatımının sınırlarını sorguluyor, kuramın ve düşüncenin değerini savunuyor. Tarafsızlık iddiasında bulunmadan, acıları çoğaltmadan, kısaca kendimizi kandırmadan, toplumsal belleği nasıl oluşturabiliriz? Demokrasinin yeniden inşası için kurbanların söz sahibi olup devletin çektirdiği acılara tanıklık etmeleri ve hikâyelerinin kanıt işlevi görmesinin önemli olsa da, Sarlo bize “bellek endüstrisi”nin girdabına kapılmamanın da bir o kadar önemli olduğunu hatırlatıyor. Bir yandan Arjantin örneğinden hareketle gerçeğin kanıtı olarak kişisel deneyimin değerini incelerken bir yandan da zulümlerle ilgili bilgi ve belgelere doymuş bir dönemde, kültürün bekası için kuramın ve düşüncenin değerini savunuyor.

Geçmişle Hesaplaşma, Mithat Sancar, 2007

Mithat Sancar, kitabında geçmişle Hesaplaşmanın teorik sorunlarını ve somut deneyimlerini inceliyor. Hafızanın ve hatırlamanın farklı biçimlerini kavramlaştırıyor, geçmişle hesaplaşmanın evrensel bir toplumsal-politik ve etik ihtiyaç olarak idrak edildiği konjonktürü yorumluyor; Avrupa Birliği projesi içindeki kilit önemine dikkat çekerek. Geçmişle hesaplaşmanın yolları ve araçları neler olabilir? “Hakikat”leri kamu önünde ortaya serme, özür dileme, yargılama, ceza, anma, tazminat? Sancar, Avrupa, Latin Amerika ve Güney Afrika’daki somut deneyimlerin ayrıntılı bir analizi çerçevesinde, bu yöntemlerin imkânlarını ve zorluklarını tartışıyor. Geçmişle hesaplaşmanın, “uygarlık süreci”nin bir uğrağı olduğunu düşündüren bir kitap.

Edebiyat ve Felaket, Marc Nichanian, 2011

Edebiyat tarihçisi ve filozof Marc Nichanian’ın 2009 yılında İstanbul’da verdiği bir dizi konuşmanın derlemesinden oluşan Edebiyat ve Felaket, tanıklık, yas, af ve dilin sınırlarına dair kapsamlı bir çalışmaya dayanıyor. Zabel Yesayan, Hagop Oşagan ve Taniel Varujan’ın eserlerinin “hakikati-olmayan” olayı, yani tarihte kendine yer bulamamış bir anı edebiyatta nasıl anlattığını bize gösteren Nichanian, “Hakikatı olmayan bir suç için affetme olasılığı var mıdır?” sorusu üzerine de eşsiz bir tartışma sunuyor.

Bir Daha Asla! Geçmişle Yüzleşme ve Özür, 2013

Asena Günal ve Önder Özengi tarafından yayına hazırlanan kitabın odak noktası, devletlerin geçmişte işledikleri suçlar için diledikleri resmî özürler. Uluslar arasında yaşanan çatışmalar, azınlıklara/muhaliflere karşı işlenen ihlaller, etnik çatışmalar ya da savaşlarda işlenen insanlık suçları, savaş suçları ve soykırımlar için dilenen bu özürler barış, demokrasi ve insan haklarına saygılı bir siyasal kültür oluşmasına hizmet ediyor. Ayrıca yaşananların “bir daha asla” yaşanmaması için alınacak önlemlerin de yolunu açıyor.  Bu konuda çalışan akademisyen ve yazarların, Elazar Barkan, Turgut Tarhanlı, Tanıl Bora, Yetvart Danzikyan, Yıldız Ramazanoğlu, Karin Karakaşlı, Murat Paker ve Marijana Toma’nın tartışmaya hem kuramsal hem de güncel politik açıdan yaklaşan makaleleri de vakalarla paslaşıyor.

Hiçbir Şey Yerinde Değil, Nesrin Uçarlar, 2015

Geçmişle yüzleşmede mağdurların, tanıkların, hayatta kalanların konumları nedir? Faillerin, sorumluların, seyirci kalanların, bilmeyenlerin -hele bilebilecekleri halde bilmeyenlerin- konumları nedir? Hafıza, yas tutma, bağışlama, hınç ve küskünlük, siyasal dostluk, nasıl işler bu yüzleşmede? Yüzleşme, bağışlama, helalleşme nasıl mümkün olur? Bütün bu soruların cevabını, teorinin ve dünya tecrübesinin birikimlerinin sağlamasını Muş’ta, Bitlis’te, Van’da, Hakkari’de, Şırnak’ta, Mardin’de, Batman’da, Diyarbakır’da yapan bir çalışma.

Kayıp Hafızanın İzinde, Pınar Yıldız, 2021

Kayıp Hafızanın İzinde, farklı biçimlerde sesini duyuran geçmişle yüzleşme taleplerine sinema perdesinde verilen yanıtların etik ve politik karşılıklarını ele alıyor. Bir geçmiş ve şimdi anlatısı olarak Türklüğün, felaketlerle bugün kurduğumuz ilişkiyi nasıl belirlediği üzerine sinema aracılığıyla düşünürken, temsilin hafıza oluşturmadaki potansiyelini ve sınırlarını tartışıyor. Pınar Yıldız’ın çalışması, geçmişin nasıl hatırlandığına dair politikaları ele alıp deşifre etmeye, içinde yaşadığımız zamanın kültürel/toplumsal işleyişini anlamamıza ve tarihsel öznelliğimizi şekillendiren ve masumiyetimize inancımızı mümkün kılan imge ve duygu repertuvarını tanımamıza imkân sağlıyor.

Kayıp Adalet ve Yaralı Hafıza, (der.) Gökçer Tahincioğlu, 2021

Kayıp Adalet ve Yaralı Hafıza, cezasızlık kültürüne karşı yürüttüğümüz hukuk mücadelesinin bir parçası olarak gazeteci-yazar Gökçer Tahincioğlu ve İletişim Yayınları ortaklığında yayımladığımız iki kitaplık bir seri. Hafıza Merkezi olarak uzun süredir Faili Belli sitesinde dava dosyalarına dair notları, duruşma raporlarını ve zaman çizelgelerini kullanarak unutturulmak, gözden kaçırılmak, kapatılmak istenilen olayların, dosyaların, davaların belleğini tutuyoruz. Bu zemin üzerinde kurgulanan iki kitapta izleme ve arşivlemeye yönelik mevcut çalışmalarımızı anlama, anlamlandırma ve karşı anlatı oluşturma çabasına taşımak niyetindeyiz. Kayıp Adalet: Cezasızlık ve Korunan Failler davaların hukuki boyutuna odaklanırken, Yaralı Hafıza: Kayıpları ve Kıyımları Hatırlamak ise cezasızlığın toplumsal etkilerine geride kalanların adalet arayışı ve tanıklıkları merceğinden bakıyor.

Sessizliğin Sesi serisi, Hrant Dink Vakfı, 2012 – 2019

Türkiyeli Ermeniler Konuşuyor kitap kapağı görüntüsü

Bu yayın serisi, Hrant Dink Vakfı Tarih Programı bünyesinde 2011 yılından beri yürütülen sözlü tarih çalışmasının ürünü. 2012 yılından bu yana yayımlanmakta olan Sessizliğin Sesi serisi, Türkiye’de yaşayan Ermenilerin ve Ermeni toplumunun taşıdığı siyasi ve kültürel belleğin izlerini bulmak, kültürel varoluşun sürekliliğini ortaya çıkarmak, Ermeni kimliğine mensup kişilerin kendilerini ve ‘ötekiler’i nasıl algıladığını anlamak, böylelikle Türkiye’de halen yaşamakta olan Ermenilerin içinde bulunduğu gerçekliği siyasi, kültürel ve tarihsel boyutlarıyla yansıtmak amacı taşıyor. Hrant Dink Vakfı’nın tüm yayınlarına buradan ulaşabilirsiniz.

The Act of Killing film posteri görüntüsü
Nostalgia da Luz film posteri görüntüsü
Missing film posteri görüntüsü

Gece ve Sis (Nuit et brouillard), Alan Resnais, 1956

Fransız yönetmen Alan Resnais imzalı bu kısa belgesel film, İkinci Dünya Savaşı’na ilişkin yüzleşme külliyatının en önemli örneklerinden sayılıyor. Nazi toplama kamplarının özgürleştirilmesinden yalnızca on yıl sonra çekilen film, Polonya sınırlarında yer alan ve terk edilmiş durumdaki Auschwitz ile Majdanek kamplarına dönerek kamplarda yaşayan tutsakların hayatını hem güncel hem de arşiv görüntüleriyle seyirciye olanca çıplaklığıyla sunuyor. Mauthausen-Gusen toplama kampından hayatta kalanlardan biri olan senarist Jean Cayrol ile işbirliği içinde hazırlanan filmin Cannes Film Festivali’ndeki galası, Fransa’da dönemin Alman Büyükelçiliği tarafından engellemeye çalışıldı. Filme yönelik eleştirilerden bazıları, Auschwitz’de yaşanan vahşetin “unutulması gerektiği” yönündeydi. Film, ismini 7 Aralık 1941 tarihinde Alman Silahlı Kuvvetleri Başkomutanı Wilhelm Keitel tarafından Hitler’in talimatıyla yayımlanan “Nacht und Nebel” (Gece ve Sis) kararnamesinden alıyor. Bu kararname, işgal edilen topraklarda Alman yönetimine direnenlerin tutuklanarak toplama kamplarına gönderilmesini emrediyordu

Kayıp (Missing), Costa Gavras, 1982

Şili’deki 1973 darbesinin ardından ABD’li gazeteci Charles Horman’ın kaybedilmesine ilişkin gerçek bir hikâyeye dayanan film, 1982 Cannes Film Festivali’nde Yılmaz Güney’in yönettiği Yol filmi ile beraber Altın Palmiye kazanmıştı. Filmde Pinochet’nin ismi direkt olarak geçmediği halde Missing, diktatörlüğü dönemi boyunca Şili’de yasaklı kaldı.

Kalemlerin Gecesi, (La noche de los lápices), Héctor Olivera, 1986

Arjantinli yönetmen Olivera’nın yönettiği film, ‘La noche de los lápices’ (Kalemlerin Gecesi) olarak bilinen olayda kaybedilen öğrencilerin gerçek hikayesini anlatıyor. Arjantin’in La Plata kentinde öğrenciler için daha ucuz otobüs bileti olması gerektiğine dair gösteri yapan öğrencilerden yedi tanesi 1976 yılının Eylül ayında kaçırılmış, ardından kaybedilmişti. Bu öğrencilerden yalnızca biri hayatta kaldı ve olanları anlatma fırsatı buldu.

S21: Ölüm Makinesi Kimmerler (S21: The Khmer Rouge Death Machine), Rithy Panh, 2003

Kamboçya’da Pol Pot liderliğindeki Kızıl Kmer hareketi tarafından işlenmiş soykırımdan hayatta kalan yönetmen Rithy Panh’ın yönettiği bu belgesel, Kamboçya’da 1975 ile 1979 yılları arasında Kızıl Kmer rejimi tarafından gerçekleştirilen sistematik cinayetleri, özellikle de S-21 hapishanesinde eğitimli sınıflara yönelik işlenen işkence ve cinayetleri konu alıyor. İstatistiklere ya da genel tarih anlatısına bakmayan film, hayatta kalan iki kişinin hapishaneye dönüşünü ve yalnızca bürokratik emirlere uyduğunu söyleyen gardiyanlar ile yüzleşmelerini anlatıyor.

Benim Ülkemde (In My Country), John Boorman, 2004

Film, 1995 ve 1996 yılları arasında Güney Afrika Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu (TRC) duruşmaları sırasında geçiyor. Langston Whitfield, Washington Post muhabiridir ve Apartheid döneminde her iki taraftaki cinayet ve işkence faillerinin öne çıkıp kurbanlarıyla yüzleşmeye davet edildiği Hakikat ve Uzlaşma Komisyonu oturumlarını izlemesi için Güney Afrika’ya gönderilir.

Saklı (Caché), Michael Haneke, 2005

Avusturyalı yönetmen Michael Haneke’nin başyapıtlarından olan Saklı, Paris’te yaşayan orta sınıf bir ailenin hayatının kimin tarafından gönderildiği belli olmayan gizli kamera kayıtları nedeniyle allak bullak olmasını konu alıyor. Filmin başrolü Georges ve ailesinin gizlice çekilen görüntülerinden oluşan kasetler giderek daha da gizemli bir hâl alarak Georges’u geçmişiyle yüzleşmek zorunda bırakıyor. Georges’un çocukluk anılarını da yüzeye çıkarıp ebeveynlerinin Majid adlı Cezayirli bir yetimi evlatlık edinmesine karşı koyduğu tepkiyi ve Majid’in gönderilmesine sebep oluşunu hatırlatan kasetler, Georges’u geçmişiyle yüzleşmeye itiyor. Videolardaki ipuçları ise onu artık bir yetişkin olan Majid’e götürüyor. Kolektif hafıza ve sömürgecilik tarihinin taşıdığı suçluluk hissini irdeleyen gerilim türündeki film, ulusal ve kişisel olan suçların nasıl bastırıldığını gösteren en önemli yapımlardan. 

Başkalarının Hayatı (Das Leben der Anderen), Florian Henckel von Donnersmarck, 2006

Film Doğu Almanya’da 1984 yılında başlıyor ve iki Almanya’nın birleşmesinden iki yıl sonra sonra, 1991’de bitiyor. İstihbarat örgütü Stasi’nin üst düzey kıdemli elemanı Yüzbaşı Gerd Wiesler’e, rejim muhalifi olabileceğinden kuşkulanılan oyun yazarı Georg Dreyman’ı takibe alma görevi verilir. Weisler 24 saat Dreyman ile sevgilisi Christa-Maria Sieland’ın hayatının içindedir. Yazarın her konuşmasını kaydeder, her alışkanlığını not eder. Ancak bir süre sonra çiftle empati kurmaya başlar, hatta yardım eder. Bu karar, işine mal olacaktır. Dört yıl sonra iki Almanya birleşir. Stasi’nin bütün arşivleri halka açılır. Bu arşive başvuran Dreyman, hakkında tutulan belgeleri okudukça kendine yardım eden insanın Wiesler olduğunu öğrenir. “İyi Bir İnsan İçin Sonat” adını verdiği yeni kitabını ona ithaf eder.

Nahide’nin Türküsü (Hush), Berke Baş, 2009

Belgesel sinemacı Berke Baş’ın büyükannesinin—ve bu vesile ile doğup büyüdüğü Ordu’nun—Ermeni geçmişini keşfettiği ve irdelediği birkaç yıllık süreci anlatan Nahide’nin Türküsü, zamanın hem silici hem de güçlendirici gücünü hatırlatıyor ve belleği yeniden inşa etme ihtimalini sorguluyor. 1915’in Türkiye’de yarattığı post-belleğe dair önemli bir çalışma olan Nahide’nin Türküsü,  soykırımı birebir yaşayanlardan sonraki nesile aktarılan anılar ve sessizliklerin ne derece karşılık bulabildiğine bakarken kolektif sessizliğimizi de sorguluyor.

Işığa Özlem (Nostalgia de la luz), Patricio Guzmán, 2010

Belgesel, Şili’de bulunan Atacama Çölü’nde insanlığın geçmişini araştıran astronomlarla, Şili’de Pinochet diktatörlüğünde kaybedilen yakınlarını arayanlar arasında kurduğu ilişkiyle büyülü bir anlatıma sahip. Dünyanın en kuru yeri olma özelliği taşıyan ve gerçeküstü bir coğrafyaya ev sahipliği yapan Atacama, Guzmán için yakın Şili tarihinin önemli sahnelerinden biri olarak sunuluyor. Pinochet döneminde kaybedilen kişilerin toplu mezarları ve kemik tozlarını arayanlar, sömürgecilik döneminde yerli halkın zulüm gördüğü çalışma kampları ve evrenin tarihini ortaya çıkarmaya çalışan teleskopların çöldeki varlığı ironik bir tezat sunuyor.

Aile Konuşması (Fambul Tok), Sara Terry, 2011

Ödüllü belgeselde, Sierra Leone’un acımasız iç savaşının kurbanları ve failleri, çatışmadan bu yana ilk kez basit olduğu kadar şaşırtıcı bir eylemde bulunmak için bir araya geliyor: birbirlerini affediyorlar. Fambul tok (“aile konuşması”) adı verilen eski, geleneksel bir uygulamayı yeniden canlandırarak, uluslararası çabaların başarısız olduğu yerlerde başarılı olarak, taban düzeyinde sürdürülebilir barış inşa ediyorlar.

Öldürme Eylemi, (The Act of Killing),  Joshua Oppenheimer, 2012

Joshua Oppenheimer, Christine Cyn ve ismi açıklanmayan bir üçüncü yönetmen tarafından çekilen Öldürme Eylemi, sıklıkla Arendt’e referansla “kötülüğün sıradanlığı” ile ilişkilendirilse de, daha çok “haz alarak öldürme” halinin hikâyesi. Film, 1965 yılında Endonezya’da, dünyanın SSCB ve Çin’den sonraki en kitlesel komünist partisi üyelerinin ve bu vesileyle de rejimin hoşuna gitmeyen herkesin nasıl katledildiğini, bizzat katledenlerin ağzından anlatıyor.  Kaynaklarda, Suharto’yu iktidara getiren askeri darbe sonrasında 1965-1966 yılları arasında öldürülen insan sayısının 1 milyon ile 1.5 milyon arasında olduğu söyleniyor. Film bu süreçte cinayetleri işlemiş insanları konuşturuyor. Hafıza Merkezi kurucularından Özgür Sevgi Göral’ın filmle ilgili kaleme aldığı yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Saroyan Ülkesi (Saroyan Land), Lusin Dink, 2013

William Saroyan'ın fotoğrafı

Yönetmenliğini ve senaristliğini Lusin Dink’in üstlendiği belgesel-drama Saroyan Land, kendisini “Ermeni, Amerikalı ve Bitlisli bir yazar” olarak tanımlayan William Saroyan’ın memleketine yaptığı seyahatin izini sürüyor. 1908 yılında California’nın Fresno kentinde doğan William Saroyan’ın ailesi, 1900’lerin başlarında Bitlis’ten ABD’ye göç etmiş Ermeni bir aile. Annesinden sürekli Bitlis’i dinleyen Saroyan, 1964 yılında arkadaşı olan Fikret Otyam ile birlikte Bitlis’e doğru bir yolculuğa çıkar. Bu yolculukta Fakir Baykurt kendisine saz çalıp türkü söyler, Gevaş’ta ise Gülten Akın ile sohbet etme fırsatı bulur. Bu yolculuğun izini süren Saroyan Land, yazarın aidiyet, tanıklık ve geçmişini keşif çabasına yönelik özgün yaklaşımını ortaya koyuyor.


Ne dinlemeli?

 

DEMOS’tan Sesler

DEMOS Araştırma Derneği’nin Mart 2020’de başlattığı podcast projesinin amacı, Türkiye’deki barış çalışmalarına katkı sağlamak. Seride, üç farklı formatta içerik üretiliyor. Güncel Barış başlığında geçmişle yüzleşme, barış, geçiş dönemi adaleti gibi konulardaki güncel gelişmeleri ve bu gelişmelerin tarihi ve politik arka planlarını dinleyebilirsiniz.


DEMOS’tan Sesler / Odağımızdakiler #3: Çatışmanın Hafızası (I) – Karşı Hafızalar 

DEMOS’tan Sesler podcast kanalının özellikle Çatışmanın Hafızası serisini öneriyoruz. Serinin “Karşı Hafızalar” başlığı ile yayınlanan ilk bölümünün konuğu, Hacettepe Üniversitesi İletişim Fakültesi’nden Dr. Öğr. Üyesi Göze Orhon. Kolektif hafızanın politik bir mücadele alanı olarak ele alındığı bölümde geçmişte yaşanan katliamları, soykırımları, ağır insan hakları ihlallerini nasıl hatırladığımız tartışılıyor, bellek politikalarının nasıl oluştuğu irdeleniyor.


Adalet Atlası #4: Hafızayla tanıklık

Anadolu Kültür tarafından hazırlanan podcast serisi Adalet Atlası’nın dördüncü bölümünde “hafızayla tanıklık” teması ele alınıyor. Avukat Fethiye Çetin, antropolog Adnan Çelik ve Hafıza Merkezi kurucularından akademisyen Özgür Sevgi Göral ile birlikte hafıza üzerinden kurulan tanıklığın şimdiye ve geleceğe etkileri üzerine düşünülüyor. Fethiye Çetin’in 2004 yılında yayımlanan ve anneannesi Heranuş’un 1915’te yaşadıklarını anlattığı Anneannem kitabından yola çıkarak geçmişteki adaletsizlikleri nasıl hatırladığımız, bu bilgiyle geleceğin adaletini nasıl inşa ettiğimiz konuşuluyor.

Adalet Atlası web sitesinde her bölüm için detaylı okuma ve izleme önerilerini bulabilirsiniz.


Karakutu Derneği’nden: Yaza yaza yüzleşmek

Karakutu Derneği’nin Adalet Arayışı Seminerleri podcast serisinin bu bölümünün konukları Aras Yayıncılık Genel Yayın Yönetmeni Rober Koptaş ve Agos gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Yetvart Danzikyan. 1990’lı yıllardan bu yana yazı, türlü formlarıyla Türkiye’de resmi tarihin üzerini örtmeye çalıştığı gerçekleri açık etmenin en önemli araçlarından biri oldu. Ermeni meselesi de, Türk milli kimliğinin kurucu suskunluklarından biri olarak, geçmişle yüzleşmenin en dinamik ve sarsıcı şekilde işlediği alanlardan biri. Bu bölüm, yazının, geçmişle yüzleşmede nasıl bir rol oynadığı sorusu etrafında, son 25 yılda yaşanan dönüşümlere odaklanıyor.


Kamusal Alanda Tabusal Konular: Misafir Vatandaş

Rayka Kumru’nun Kamusal Alanda Tabusal Konular isimli podcast serisinin “Misafir Vatandaş” başlıklı bölümünün konuğu Avlaremoz editörü Nesi Altaras. Kumru ve Altaras bu bölümde Türkiye’de antisemitizm ve ayrımcılık, “azınlık” ya da “misafir” olarak görülmenin siyaseti, Varlık Vergisi, inkâr romantizmi ve kesişen kimliklere değiniyor. Aidiyet, görünürlük ve hafıza konuları yalnızca bireysel ve kolektif travmalar üzerinden değil, yaratılmakta olan ve güçlendirilmesi beklenen bir dayanışma ruhu ve ağı üzerinden tartışılıyor.