Ana içeriğe atla
Ana Sayfa
20.05.2024

Hafıza ve İnsan Hakları Müzesi (2): Bir öğrenme mekânı olarak müze

<< TÜM HABERLER

Söyleşi: Noémi Lévy-Aksu

Uluslararası Vicdan Mekânları Koalisyonu’nun desteklediği Geçmişi Bugüne Bağlamak projesindeki paydaşımız olan ve Santiago’da faaliyet gösteren Hafıza ve İnsan Hakları Müzesi (MMDH), 2010 yılında, 1973-1990 yılları arasında Şili’yi yöneten diktatörlük rejimi sırasında yaşanan insan hakları ihlallerini anmak için kuruldu. Hafıza ve İnsan Hakları Müzesi ile ilgili yaptığımız bu ikinci mülakatta müzenin eğitim bölümünün direktörü Sandra Piñeiro Fuenzalida ve kolaylaştırıcısı Francisco San Martín Sepúlveda ile, geçmişi bugüne bağlamayı ve gençlerin aktif katılımını teşvik eden çalışmalarına odaklanarak müzenin düzenlediği ziyaretleri, atölyelerin amaç ve yöntemlerini konuştuk.

Düzenlediğiniz uzman eşlikli müze ziyaretleri ve atölyelerde benimsediğiniz yaklaşım ve yöntemlerinizden bahsedebilir misiniz?

Yürüttüğümüz çalışmalarda kaynak kullanımı önemli bir yere sahip. Uzman eşliğinde gerçekleştirilen müze ziyareti deneyimi esnasında, katılımcılarımız sadece müzecilik yöntemleriyle oluşturulmuş bir kurguyla karşılaşmakla kalmıyor, aynı zamanda yaşananların tarihsel birer tanıklığı niteliğindeki mektup, makale veya fotoğraf gibi belgelerin direkt kendisiyle de karşılaşıyor. Bu belgeler geçmişe dair kanıt niteliği taşımanın yanı sıra izleyicide farklı hafızaları da tetikliyor. Bu hafızaları dinlemeye ve bu hafızalar üzerine konuşmaya, tarihsel anlatılarla bireysel hafızalar arasında bir diyalog kurmaya gayret ediyoruz.

Ekibin yaşına ve grubun dinamiklerine bağlı olarak, katılımcının belgeleri veya içeriği kendine mâl ettiği bir an vardır. Örneğin, 1973 yılında hükümet sarayının bombalanmasını görüntüleyerek darbeyi belgeleyen fotoğrafçı Charles Gerretsen’in, bazıları 1970’lerde Fransa’da bir dergi tarafından yayımlanan fotoğrafları üzerine öğrencilerle bir çalışma yürütmüştük. Öğrencileri fotoğrafların seçimi ve ifade ettikleri güç dinamikleri üzerine düşünmeye davet etmiştik. Kendi fotoğraf seçkileri ve manşet tercihlerinin ne olacağını sorduğumuzda, öğrencilerin bu deneyime verdikleri yanıtlarda çok ilginç bir şey ortaya çıktı. Seçkileri ve tercih ettikleri manşetler aracılığıyla biçimlenen, kendilerinin sorunlarıydı. Sonuç olarak atölye çalışması, katılımcıların deneyimlerinden kendi anlatılarını oluşturdukları çok yaratıcı bir katılımı teşvik etti, böylece aynı grupta birçok farklı söylem ve anlatıyı bir arada görmüş olduk. 

Bunların yanı sıra, atölye çalışmalarında kullanabileceğimiz eğitim materyalleri ve oyunlar geliştirmeye çalışıyoruz. Örneğin, insan hakları üzerine tartışmalara alan açan 31 Dakika masa oyununu, Alberto Hurtado Üniversitesi ile işbirliği içinde hazırladığımız “Diktatörlüğün Sesleri Arasında Yolculuk” uygulamasını geliştirdik. Bu tür destekleyici materyaller oldukça kıymetli ancak kaynaklarımız sınırlı, bu nedenle bu materyalleri geliştirmek için diğer kurumlarla işbirliklerine öncelik veriyoruz.

An itibarıyla müzenin eğitim alanı yeniden yapılandırılıyor. Şu ana kadar olan çalışmalarımızda en iyi nelerin işlediğini tespit etmek ve gelecek etkinliklerimizi buna uygun olarak belirlemek için geçmiş 14 yıllık faaliyetimizi değerlendiriyoruz. Örneğin, temalar arasında inkâr ve cezasızlığın yanı sıra kadınların ve yerliler gibi azınlık gruplarının görünürlüğünün ön plana çıktığını gördük. Genel itibarıyla yıllar içinde yaklaşımımız daha kapsayıcı hale geldi.

Müzenin kalıcı sergisinin bir kısmı işkence ve ağır hak ihlallerine ayrılmış durumda. Bu meseleleri genç ziyaretçilerle onları travmatize etmeden nasıl ele alıyorsunuz?

Çoğu insan çocukların henüz küçük oldukları için ne olup bittiğini anlamadıklarını ya da farkında olmadıklarını düşünüyor. Oysa biz çocukların aslında sandığımızdan fazlasını bildiklerini ve birçok soruları olduğunu sürekli deneyimliyoruz. Çocuklar basın, video oyunları ve çeşitli diğer kaynaklar aracılığıyla sürekli olarak ölüm ve yıkım hakkında birtakım şeyler öğreniyorlar; dolayısıyla onları bu anlamda çocuk yerine koymamak ve bu konuları çocukları travmatize etmeyecek şekilde ele almanın yollarını bulmak önemli. Bu bağlamda çocukların beklentilerini ve hassasiyetlerini anlamak adına öğretmenleri ile yakın işbirliği içinde çalışıyoruz.

Kurum olarak, kimi zaman dünyanın başka yerlerinde örneklerini gördüğümüz şekilde marazi bir duruma düşmekten ve şiddeti bizzat göstermekten kaçınmaya büyük özen gösteriyoruz. Serginin amacı yaşanan şiddetin kınanması. Bunun adını koymamız, bir bağlama oturtmamız ve geçmiş ile tekrarlanmama koşulları üzerine bir tartışma açmamız gerekiyor.

Genç ziyaretçilerimizin büyük çoğunluğunun diktatörlük hakkında halihazırda bir ön bilgisi oluyor. Ders müfredatlarına insan hakları eğitimi, diktatörlük tarihi ve vatandaşlık eğitimi bir ölçüde entegre edilmiş durumda; dolayısıyla diktatörlük esnasında yaşanan insan hakları ihlallerine dair gençlerin belli bir ölçüde aşinalığı oluyor. Bu bağlamda daha fazla ayrıntıya girmek ve eleştirel düşünceyi geliştirmek adına çalışmalarımızı bu ön bilgi üzerine inşa ediyoruz. Pinochet ile Allende’yi ayırt edemeyen öğrencilere de denk geldik fakat bu istisnai bir durum. Öte yandan öğrencilerle müze ziyareti gerçekleştirmek öğretmenlerin inisiyatifine bırakılmış durumda. Dolayısıyla müzeye henüz hiç ziyaret gerçekleştirmemiş okullar ya da bölgeler olduğunun da farkındayız. 

Bu meselelere dair nesiller arası bir diyalog kurmak nasıl mümkün olabilir?

Öğretmenleri, öğrencileri, ebeveynleri, çocukları, kurumları ve toplumun çeşitli kesimlerini bir araya getirdiğinizde farklı nesiller kendi deneyimleri ve hafızaları ile bir araya gelmiş oluyorlar zaten. Her ne kadar yaş açısından homojen gruplarla çalışma eğilimde olsak da müze uzmanları, öğretmenler ve genç katılımcılar arasında kurulan diyalog halihazırda bir tür nesiller arası diyalog oluyor. 

Genel olarak Şili toplumunda bu meselelere dair pek konuşmuyoruz. Sessizlik, diktatörlükle yoğurulmuş kültürümüzün iliklerine işlemiş durumda ki bu sadece faillerin sessizliğinden kaynaklanmıyor. Yaşanan zulmün gaddarlığı ve bu zulümden doğrudan etkilenen mağdurların yaşadıklarını ailelerine her zaman anlatamamış ya da anlatmak istememiş olmaları da bu sessizliğin nedenleri arasında. Tam da bu sebeple müze gibi mekânlar, bu sessizliği bozmak ve insanların kendi yakınlarına ve diktatörlükten etkilenen nesile ne olduğunu anlamalarını sağlamak açısından çok önemli.  

Farklı biçimlerde nesiller arası diyaloğu geliştirmek adına daha fazlasını da yapabilirdik. Örneğin, ailelerle çalışma yürütmek ve aynı ailenin farklı üç neslinden kişileri bir araya getirmek olabilirdi. Bu tarz çalışmalar belgeleme ve tanıklık toplama açısından yapıldı ancak bu yaklaşımı henüz uzman eşliğinde ziyaret ve eğitim çalışmalarımıza yansıtmış değiliz.

Geçmişle günümüzü nasıl ilişkilendiriyorsunuz? Mevcut sosyal ve tarihsel bağlam çalışmalarınızı nasıl şekillendiriyor?

Uzman eşliğinde ziyaret deneyimi esnasında katılımcıları diktatörlüğün tarihsel dönemini günümüzle, kendi gerçeklikleriyle ilişkilendirmeye davet ettiğimiz bir an oluyor. Bu, geçmişle ilgili farkındalığı bugüne doğru genişletmeye yönelik bir davet ve bu süreçte her birimizin vatandaş olarak insan haklarının savunulması ve korunmasında aktif bir rolü var. “Bir daha asla” ifadesi tek başına yeterli olmuyor, “bugün her zamankinden daha fazla” ifadesini de vurgulamak istiyoruz.

Geçmişi ele alma biçimimizde sosyo-politik bağlamın önemli etkileri oluyor. Kadın hareketi, toplumsal hareketler, anayasa hareketi yaklaşımımızı yeniden gözden geçirmemize vesile oldu. Hem kalıcı sergimizde hem de uzman eşlikli müze ziyaretlerinde toplumsal taleplere duyarlı yaklaşıyoruz, bu da daha kapsayıcı bir yaklaşım benimsememize yardımcı oluyor. Örneğin, çalışmalarımızda artık kadınların failliğine daha fazla yer veriyoruz; ya da Manuel Rodríguez Yurtsever Cephesi gibi diktatörlük dönemindeki daha radikal eylem biçimlerini de dâhil ediyoruz. Bu anlamda ziyaretçilerimiz de yaklaşımımızı şekillendiriyor. Bizi ziyaret eden öğrenci grupları arasında göçmen ailelerden gelen ya da kendileri de göçmen olan çok sayıda çocuk var, dolayısıyla göç konusu çalışmalarımızda daha büyük bir önem kazandı ve örneğin bu durum geçici sergilerimize de yansıyor. 

Her ne kadar müzenin odak noktası 1973 - 1990 yılları arasındaki dönem olsa da, eşitsizlikler ve insan haklarına yönelik tehditler bugün de devam ediyor. Dolayısıyla ziyaretçileri bu bağlamda düşünmeye ve geçmişteki suçların bir daha tekrar etmesini önlemek için bireysel ve kolektif düzeyde neler yapılabileceği üzerine düşünmeye teşvik etmek önemli. Bu noktada tabii bir gerilim de ortaya çıkıyor, çünkü müzenin bağlı kalmakla yükümlü olduğu bir amacı var ki bu da diktatörlük mağdurlarını görünür kılmak ve bir daha tekrar etmeme garantisinin sağlanabilmesi için saygı ve hoşgörünün önemini vurgulamak. Bu anlamda müzenin kronolojik kapsamı açıkça belirli ve günümüzü ilişkilendirirken bu geçmişle de bağ kurmak durumundayız. Yine de yaklaşımımızda geçmiş bir şekilde zaten günümüzle, dolayısıyla da gelecekle, daima bir diyalog halinde.


* Bu metin, orijinali Noémi Lévy-Aksu tarafından İspanyolca gerçekleştirilmiş mülakatın Türkçeye çevrilmiş ve düzenlenmiş halidir.