
Türkiye Büyük Millet Meclisi bünyesinde kurulan Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonu nihai raporunu 18 Şubat 2026 tarihinde açıkladı. Hafıza Merkezi olarak rapora ilişkin ilk tespitlerimizi ve kalıcı barış için tespitlerimizi kamuoyuyla paylaşıyoruz.
Parlamentonun Kürt meselesinin çözümünde inisiyatif alması ve sorumluluk üstlenmesi, barış süreci açısından önemli bir adımdır. 5 Ağustos 2025’ten bu yana faaliyet yürüten Komisyon 21 oturum düzenlemiş ve 137 kişiyi dinlemiştir. Geçmişle yüzleşmeye ve farklı barış perspektiflerine alan açması bakımından bu çalışmalar, kalıcı barışa dair yeni beklentiler yaratmıştır. Ancak İnsan Hakları Derneği ve Cumartesi Anneleri’nin açıklamalarında da belirtildiği üzere, yayımlanan nihai rapor bu beklentileri bütünüyle karşılamamaktadır.1
Rapora hâkim olan dil, kalıcı barışa hizmet etmekten uzaktır. Metne damgasını vuran terör odaklı güvenlikçi paradigma, barış süreçlerinde büyük önem taşıyan kapsayıcı ve onarıcı bir dilin benimsenmesi yerine, devletin Kürt meselesine ilişkin yerleşik yaklaşımını sürdürerek tek taraflı bir bakış açısını yansıtmaktadır. Bunun yanı sıra, komisyonun adında ve raporun birçok bölümünde yer verilen “kardeşlik” vurgusu, eşit yurttaşlık ve hak temelli bir yaklaşımla örtüşmemektedir. Kardeşlik, duygusal bir birlik ve aidiyet çağrışımı taşır; oysa demokratik bir düzende haklar, duygusal bağlara değil, anayasal güvenceye dayanmalıdır. Barış “kardeşlik hukuku” üzerinden tanımlandığında, hakların iyi niyete bağlanması ve tarihsel eşitsizliklerin görünmezleştirilmesi riski doğar. Kalıcı barış ise, herkesin kimliğinden ve siyasal konumundan bağımsız olarak eşit haklara sahip olduğu, adaletin açıkça tesis edildiği bir demokratik çerçeveyle mümkün olabilir.
Rapor, barış süreçlerinin vazgeçilmez unsurlarından biri olan geçmişle yüzleşme konusunda da oldukça yetersizdir. Kürt meselesine açık bir atıfta bulunmaması; komisyon oturumlarında çok sayıda özne ve mağdur tarafından dile getirilen zorla kaybetmeler ve faili meçhul cinayetler gibi ağır insan hakları ihlallerini yok sayması; Kürtlerin ve diğer halkların dilsel ve kültürel hakları bağlamında asimilasyon politikalarının yol açtığı tahribatı göz ardı etmesi, savaşın köklerini ve gerçekliğini inkâr etmek anlamına gelmektedir.
Oysa bu ihlallerin ve asimilasyon politikalarının yarattığı mağduriyetlerden doğan hakikat ve adalet mücadelesi toplumsal barışın önünde bir engel değil, tam tersine onun temel koşullarından biridir. Kırk yılı aşkın çatışma ve şiddet ortamının yarattığı tahribatın giderilebilmesi için hakikatin açığa çıkarılması, hesap verebilirliğin sağlanması ve onarımın mümkün kılınması gerekmektedir. Bunun için bir geçiş dönemi adaleti çerçevesi oluşturulmalı; mağdurların ihtiyaç ve talepleri esas alınarak uygun mekanizmalar kurulmalıdır.
Bunun ötesinde, Osmanlı’nın son döneminden bu yana yaşanan katliam ve ağır hak ihlallerinin belgelenmesi ve tanınması da toplumsal iyileşme ve yeni bir toplumsal sözleşmenin inşası açısından önem taşımaktadır. Eğitim politikalarından hafıza çalışmalarına, psikososyal destek mekanizmalarından sosyal ve kültürel haklar alanındaki reformlara kadar bütüncül bir çerçeve oluşturmak kuşkusuz uzun vadeli bir çaba gerektirecektir. Ancak bu ufkun bugünden çizilmesi, barışın toplumsallaştırılması ve kalıcı hale getirilmesi bakımından hayati önemdedir. Kürt meselesini bir “terör” ya da bir kalkınma sorununa indirgemek ne kadar eksikse, toplumsal barışın inşasını bir silahsızlanma sürecine daraltmak da aynı ölçüde yetersizdir. Kalıcı ve adil bir barış, çok boyutlu tarihsel, siyasal ve toplumsal dinamikleri tanıyan kapsamlı bir dönüşümü gerektirir.
Son olarak, komisyonun demokratikleşme ihtiyacına ilişkin tespiti son derece yerindedir. İfade özgürlüğü ile toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkının güvence altına alınması; Terörle Mücadele Kanunu ve İnfaz Kanunu’nda yapılacak değişiklikler, yalnızca müzakere sürecinin başarıya ulaşması için değil, toplumsal güvenin yeniden tesis edilmesi ve zedelenmiş toplumsal dokunun onarılması açısından da hayati önem taşımaktadır. Ancak bu hedeflere ulaşılabilmesi için yargı bağımsızlığı ve tarafsızlığının etkin biçimde sağlanması, sivil alana dair kısıtlayıcı uygulamalara son verilmesi ve demokratik toplumun asli unsurları olan siyasetçi, gazeteci, aktivist ve akademisyenler gibi aktörlerin kriminalize edilmeden, çok sesli ve eleştirel bir kamusal alanın inşasına katkı sunabilmelerinin güvence altına alınması gerekmektedir. Ayrıca komisyon raporunda yer verilmeyen toplumsal cinsiyet eşitliği ve kadınların aktif rolünün önemi, barış inşası ve demokratikleşme süreçleri bakımından göz ardı edilmemelidir. Kalıcı ve kapsayıcı bir barışın tesisi, gençlerin ve kadınların eşit ve etkin katılımını merkeze alan bir yaklaşımı zorunlu kılmaktadır.
Komisyonun kurulduğu günden bu yana çözüm süreci konusunda ortaya koyduğu ortak iradeyi, önemli ve olumlu bir adım olarak değerlendiriyoruz. Bununla birlikte, bu iradenin süratle somut adımlara dönüşmesi ve daha kapsayıcı ile katılımcı bir sürecin tasarlanması için farklı toplumsal aktörlerin talep ve önerilerine alan açılması; daha eşit, barışçıl ve demokratik bir toplumun inşası açısından büyük önem taşımaktadır.
Bu değerlendirmemiz, komisyon raporuna ilişkin ilk tespitlerimizi ortaya koymaktadır. Aşağıda ise Hafıza Merkezi’nin on beş yılı aşkın saha çalışmaları, dava izleme faaliyetleri ve ulusal-uluslararası deneyim birikimi doğrultusunda, ağır insan hakları ihlalleri ve barış sürecine ilişkin daha kapsamlı ihtiyaç analizimizi sunuyoruz.
Hafıza Merkezi, 2011 yılından bu yana geçmişle yüzleşme, ağır insan hakları ihlallerine ilişkin hakikatin ortaya çıkarılması ve mağdurların adalet arayışının desteklenmesi amacıyla çalışan bağımsız bir insan hakları kuruluşudur. Çalışmalarımız, Kürt meselesi etrafında yaşanan ihlallerin Türkiye’de barış ve demokratikleşmenin önündeki en temel yapısal sorunlardan biri olduğu tespitine dayanmaktadır.
Bu çerçevede özellikle 1990’lı yıllarda meydana gelen zorla kaybetmeler, hukuk dışı infazlar ve faili meçhul cinayetler üzerine kapsamlı saha araştırmaları yürüttük; yüzlerce görüşme gerçekleştirdik ve çok sayıda soruşturma ve kovuşturma dosyasını inceledik.2 Zorla kaybetme suçunun politik bağlamını, fail örüntülerini, cezasızlık mekanizmalarını ve toplumsal cinsiyet boyutlarını analiz ederek ağır ihlallerin sistematik niteliğini ortaya koyduk. Aynı zamanda 90’lar mirasının 2000’li yıllara ve genç kuşaklara nasıl devredildiğini disiplinlerarası çalışmalarla incelemeye devam ediyoruz.3
Bugüne kadar elde ettiğimiz bulgular, yalnızca bireysel hak ihlallerini değil, bu ihlalleri mümkün kılan hukuksal ve kurumsal yapıları da görünür kılmıştır. Raporlarımız ve uzman görüşlerimiz Anayasa Mahkemesi ve Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi dâhil çeşitli ulusal ve uluslararası yargı mercilerine sunulmuş; Birleşmiş Milletler ve Avrupa Konseyi mekanizmalarıyla paylaşılmıştır. Bu birikim, barış ve demokratikleşme sürecine dair sözümüzün sahaya, hukuka ve belgelere dayanan somut bir deneyimden beslendiğini göstermektedir.
On beş yılı aşkın saha çalışmamız ve dava izleme faaliyetlerimiz üç temel bulguya işaret etmektedir.
1990’lı yıllarda zorla kaybetmeler, hukuk dışı infazlar ve faili meçhul cinayetler münferit olaylar değil; sistematik ve yaygın bir politika olarak ortaya çıkmıştır. Meclis Araştırma Komisyonu, Başbakanlık ve MİT raporları dâhil olmak üzere çeşitli resmî belgeler, kontrgerilla yapılanmaları ve JİTEM gibi hukuk dışı güvenlik yapılarının varlığına işaret etmektedir.4 Bu belgeler ile insan hakları örgütlerinin çalışmaları birlikte değerlendirildiğinde, özellikle Kürt meselesi bağlamında yürütülen güvenlik politikalarının ağır ve örgütlü ihlaller ürettiği görülmektedir.5
Hafıza Merkezi’nin 2011–2013 yılları arasında yürüttüğü saha araştırmalarında, kamu görevlileriyle bağlantılı olaylarda zorla kaybedilen en az 500 kişiye ilişkin vakayı belgeledik. Birleşmiş Milletler’in zorla kaybetme tanımı esas alındığında, Türkiye’de zorla kaybedilenlerin sayısının yaklaşık 1353 olduğunu değerlendiriyoruz.6 Kaybedilenler arasında Kürt siyasetçiler, köy muhtarları, esnaflar, öğrenciler, sendikacılar ve çeşitli örgütlerle bağlantılı olduğu iddia edilen kişiler yer almaktadır. Pek çok vakada kişiler gündüz vakti evlerinden, işyerlerinden ya da sokaktan gözaltına alınmış; ailelerin yakınlarını kimin götürdüğünü ve hangi kurumla bağlantılı olduklarını bilmelerine rağmen etkili soruşturmalar yürütülmemiştir. Kayıpların bir kısmının bedenine işkence izleriyle ulaşılmış, pek çoğunun akıbeti ise hâlâ bilinmemektedir.
JİTEM bağlantılı olduğu iddia edilen olaylara dair bugüne kadar yalnızca 84 kişiyi kapsayan 15 dava açılmıştır. Hafıza Merkezi olarak bu yargılamaları 2014 yılından bu yana izliyor, analiz ediyor, tespitlerimizi kamuoyu ile paylaşıyoruz.7 İlk iddianamelerde suçun işleniş biçimi ve örgütlü niteliği ortaya konmasına rağmen, yargılamalarda planlı ve sistematik boyut dikkate alınmamış; dosyalar zamanaşımına sürüklenmiş ya da beraatle sonuçlanmıştır. İncelediğimiz yüzlerce soruşturma ve kovuşturma dosyasında, zorla kaybetmelerin bağımsız bir suç olarak düzenlenmemesi, kamu görevlilerinin yargılanmasının idari izinlere bağlı olması ve zamanaşımı uygulamaları cezasızlığı kurumsallaştıran başlıca mekanizmalar olarak karşımıza çıkmaktadır.8
Bu tablo, ağır insan hakları ihlallerinin geçmişte kalmadığını, hukuksal boşluklar, yargısal pratikler ve kurumsal tercihler aracılığıyla bugüne ve geleceğe aktarılan bir miras olduğunu göstermektedir.
1990’lı yıllarla yüzleşilmemesi ve yapısal reformların hayata geçirilmemesi nedeniyle ihlaller sona ermemiş; 2000’li yıllara geldiğimizde Kürt meselesi etrafında farklı hak ihlalleri ve örüntüler ortaya çıkmaya başlamıştır. Operasyonlarda yaşanan sivil kayıplar, toplantı ve gösterilere müdahalelerde ölüm ve yaralanmalar, zırhlı araç çarpmaları ile mayın ve mühimmat kaynaklı ölümler, güvenlikçi yaklaşımın geçmişten bugüne arz ettiği sürekliliği göstermektedir.9
Yeni bir barış arayışının içinde olduğumuz bu dönemde, yapısal sorunları hem değişen hem de süreklilik arz eden dinamikler içinden okuyabilmek her zamankinden daha önemlidir. Zira devletlerin, ağır ihlaller karşısında sorumluları cezalandırma ve hakikati açığa çıkarmanın yanında, mümkün olduğunca ihlal öncesi duruma iade, maddi ve manevi tazmin, fiziksel ve psikolojik rehabilitasyon ve benzer ihlallerin tekrarını önleme yönünde de tanımlanmış yükümlülükleri bulunmaktadır. Tekrarın önlenmesi ise yasal reformlardan güvenlik politikasının demokratik ilkelere uygun biçimde yeniden yapılandırılmasına, farklı hakikat anlatılarını içeren tarih anlatısının ve eğitim müfredatının dönüştürülmesine, ihlal iddialarına karışan kamu görevlilerinin ayıklanmasına ve tüm sürecin toplumsal cinsiyet perspektifiyle yürütülmesine uzanan bütünlüklü politikaları gerektirir. Türkiye’de ise bu ihtiyaçlar uzun süre görmezden gelinmiş; ağır ihlaller farklı gerekçelerle meşrulaştırılarak tartışma dışına itilebilmiştir.
Yukarıdaki iki dönemi birbirine bağlayan ortak sorun, cezasızlıkla birlikte işleyen inkâr politikaları ve bunları kalıcılaştıran yapısal reform eksikliğidir. Cezasızlık sürdükçe ağır ihlallerin hakikati tam anlamıyla açığa çıkarılamamakta; inkâr sürdükçe hakikat kamusal olarak tanınmamakta ve adalet ihtiyacı toplumsal düzeyde karşılıksız kalmaktadır. Bu kısır döngü, ihlallerin kurumsal bir süreklilik kazanmasına yol açmaktadır.
İnkâr politikaları, mağdurların hakikatinin resmî ve kamusal düzeyde tanınmaması, ihlallerle ilgili sorumluluğun üstlenilmemesi ve böylece kapanış duygusunun sürekli ertelenmesi sonucunu doğrurur. Oysa tanıma, özür ve zarar giderimi, mağdurlar açısından adalet duygusunun yeniden tesisi, toplum açısından ise “bir daha asla” iradesinin kurulması bakımından kurucu işlev görür. Geçmişle yüzleşmeden yalnızca yasal düzenlemelerle toplumsal bir kapanış sağlanamaz. İnkarın bugüne uzanan etkileri, kayyım uygulamalarında, ifade ve siyasal faaliyet nedenli tutuklamalarda, hafızayı bastıran resmi anlatılarda somut olarak gözlemlenmektedir.
Yukarıda ortaya koyduğumuz bulgular açık bir gerçeğe işaret etmektedir: Türkiye’de barışın kalıcı ve adil biçimde tesis edilebilmesi, yalnızca silahların susmasına değil; hakikat, adalet ve tekrarın önlenmesi mekanizmalarının eş zamanlı olarak hayata geçirilmesine bağlıdır. 1990’lı yıllardaki ağır ihlallerle yüzleşilmemiş, cezasızlık yapısal bir sorun olarak varlığını sürdürmüş ve bu nedenle ihlaller 2000’li yıllarda biçim değiştirerek devam etmiştir. Bu deneyim, geçmişle yüzleşmenin barışın önünde bir engel değil; tam tersine onun kurucu koşulu olduğunu göstermektedir.
Bu nedenle:
Barış, yalnızca çatışmasızlık değil; hukuka güvenin yeniden tesis edilmesi, eşit yurttaşlık ilkesinin somut güvenceye kavuşması ve “bir daha asla” iradesinin kurumsal karşılık bulmasıdır. Bu çerçevede, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nin ve Komisyonun tarihsel bir sorumluluğu bulunmaktadır.
Yukarıdaki ilkesel çerçeve doğrultusunda, Parlamentonun ve Komisyonun yetki ve bütçeyle güçlendirilmiş alt komisyonlar aracılığıyla aşağıdaki alanlarda somut adımlar atması zorunludur:
Kadınların eşit siyasal temsiliyeti için özel önlemler benimsenmeli; geçiş adaleti ve demokratikleşme süreçleri erkek egemen yapıları dönüştürecek biçimde tasarlanmalıdır.