Bryan Stevenson, George Floyd Protestolarının Arkasındaki Hayal Kırıklığı Üzerine

Sivil haklar avukatı Bryan Stevenson “Polislik, soruşturma, yargılama ve cezalandırmayı nasıl yaptığımızı değiştirmek ceza-adaleti reformunun kalbindedir” diyor. Fotoğraf Alex Wong / Getty

Eşit Adalet Girişimi [Equal Justice Initiative] kurucusu Bryan Stevenson ile yapılan bu söyleşi 1 Haziran 2020 tarihinde New Yorker’da yayınlandı. Söyeşiyi İngilizce aslından Hafıza Merkezi için Sebastian Heuer çevirdi. 

Eşit Adalet Girişimi, cezai adalet reformu ile ırksal adaleti savunan, mahkumiyet kararlarına itiraz eden, ve Jim Crow dönemi linç ve ırksal terörün mağdurlarını onurlandıran Montgomery, Alabama’daki Ulusal Barış ve Adalet Anıtı‘nı kuran bir insan hakları kuruluşudur. 

Stevenson’un Jeffrey Toobin tarafından kaleme alınan bir portresine 2016’da New Yorker’da yayınlanan Profiles dizisi kapsamında yer verildi. Yine Stevenson’u konu alan “Just Mercy” adlı anı yazısı da geçtiğimiz sene uzun metrajlı bir filme uyarlandı. New Yorker tarafından okumayı kolaylaştırmak amacıyla kısaltılıp düzenlenmiş haliyle yayınlanan bu görüşme, Stevenson ile kölelik ve Jim Crow dönemlerindeki polis şiddetinin köklerini, polis kültürünün nasıl değiştirilebileceğini ve protestoların arkasındaki hayal kırıklığı ve umutsuzluğu tartışıyor.

Geride bıraktığımız günlerden çıkardığınız en önemli ders nedir?

Irksal adaletsizlik geçmişimizle hesaplaşmamız gerekiyor. Bana kalırsa şu an izlediğimiz her şey daha büyük bir hastalığın belirtisi. Siyah insanları köleleştirdiğimiz bu iki buçuk yüzyılın yarattığı bütün tahribatla hiçbir zaman doğru dürüst yüzleşmedik. Amerikan köleliğinin büyük kötülüğü zorunlu kölelik değil, siyah insanların beyaz insanlar kadar iyi olmadığı, beyaz insanlarla eşit olmadığı ve beyaz insanlardan daha az evrimleşmiş, daha az insan, daha az yetenekli, daha az değerli ve daha aza layık olduğu kurgusuydu.

Bu beyaz üstünlüğü ideolojisi siyahların köleleştirilmesini meşrulaştırmak için gerekliydi ve biz bugünlerde köleliğin bu mirasını hala kabul etmedik. Bu yüzden, köleliğin 1865’te sona ermediğini, bundan ziyade bir evrim geçirdiğini iddia ettim. Gelecek ay, siyah insanların köleliğin sonlanmasını kutlamak için toplandığı günün 155. yıldönümü olacak: Juneteenth (19 Haziran). Onlara oy hakkı, kanun tarafından korunma hakkı ve toprak verileceğine, eşit fırsatlar tanınacağına ve tam Amerikalı olma imkanına sahip olacaklarına inanıyorlardı. Fakat bütün bunlardan mahrum edildiler, çünkü beyaz üstünlüğü ideolojisi Güneyli beyazların siyahları kabul etmelerine, onlara değer vermelerine ve onları korumalarına imkan vermiyordu. Böylece 1865’in ve 13. maddesi eklenerek Anayasada (köleliği kaldıran; çevirmenin notu) yapılan değişikliklerin hemen ardından bir şiddet sarmalı patlak verdi. Önümüzdeki ay Reconstruction döneminde (‘Yeniden kurulma’: ABD iç savaşından sonra birlikten ayrılan devletlerin tekrar birleşmesiyle konfederasyonun tekrar kurulması; çevirmenin notu) vuku bulan bu korkunç, her türlü ilerlemenin önünü kapatan şiddete ilişkin bir rapor yayınlayacağız.

Dolayısıyla, bana sorarsanız, siyahları eşit görme konusundaki sürekli ve ısrarcı reddi anlamadan günümüzün sorunlarını anlayamazsınız. Bugünkü durumlar farklı elbette, ancak terör, gözdağı ve linç, ardından Jim Crow yasaları ve daha sonra da polise dayanan bu şiddet tarihi, bugün hakim olan tehlike ve suçluluk varsayımını yarattı. Ne kadar uğraştığının, ne kadar eğitimli olduğunun, bu ülkede nereye gittiğinin hiçbir önemi yok — siyah veya esmersen, bu varsayımla baş etmen gerek ve bu yüzden de polisle olan karşılaşmaların tanık olduğumuz şekilde sonuçlanma ihtimali hep yüksek.

Çağımızın ceza adaleti ve polisliğinin hangi açıdan bu geçmişin devamı olduğunu düşünüyorsunuz?

Polisin birçok yönden baskının yüzü olduğunu düşünüyorum. İç Savaştan önce bile, kolluk kuvvetleri kölelik düzeninin ayakta tutulmasına ortaklık etti. Kuzeyde 1850’den itibaren kaçak köleleri takip edip yakalamakla görevli olan merci polisti. Özgürleşmeden sonra çekilip siyah toplulukların terörize edilmesine ve mağdur edilmesine izin veren yine kolluk kuvvetleriydi. Reconstruction sırasında hükümet devrildi ve kolluk kuvvetleri bunda kolaylaştırıcı bir rol oynadı. Daha sonra, yirminci yüzyılın ilk yarısı boyunca, insanların bazen uluorta adliyenin ön bahçesinde beyaz güruhlar tarafından linç edilmesine ve bu terör ve şiddetin faillerinin bu tür cinayetleri cezalandırılmaksızın işlemelerine izin veren yine kolluk kuvvetleri, polis ve adalet sistemimizdi. Bu suçların ortağı oldukları bile kaydedilmiştir.

İlk cesur siyah insanlar 1950’li ve 1960’lı yıllarda sivil hakları savunmaya başladıklarında, bu nispeten yaşlı siyah Amerikalılar şiddete başvurmadan kelimenin tam anlamıyla dizlerinin üstünde dua ederlerken üniformalı polisler tarafından dövülüp hırpalanmışlardır. Şiddet ve baskının kimliğimizin bir boyutu olduğu gerçeği göz ardı edebileceğimiz bir şey değil. Bununla yüzleşmeliyiz. Fakat biz bunu irdelemektense, 1960’lı yıllardan beri kendimizi ondan uzaklaştırmaya ve bu kabulden kaçınmaya çalışıyoruz. İşte polis kültürünü kökten değiştirmemizin gerekliliğine yönelik bu inkarlarımız tüm çabalarımızı olumsuz yönde etkiledi.

Polis daha geniş toplumumuzun bir uzantısı ve onu adalet sisteminden, kanun koyucularından ve karar vericilerden ayırmaya çalıştığımızda meselenin özünü isabetli bir şekilde saptayamayız. Bu ülkenin tarihinde, ırksal adalet ve sosyal adalet söz konusu olunca, diğer alanlarda yapılanlardan farklı olarak şöyle bir yaklaşım var: tamam diyoruz, sene oldu 1865, biz sizi artık köleleştirip üzerinizden ticaret yapmayacağız; böyle bir anlaşma yapmak zorunda kaldılar. Sonrasında, güruhların linç eylemlerini bir yarım asır sürdürmelerinin ardından yine, tamam, güruhların sizi hapisten çıkarıp linç etmesine artık izin vermeyeceğiz deniyor. Ancak bu söz de baskılar sonucu alındı. Ve sonra yine tamam, yasal olarak oy vermenizi engellemeyeceğiz ve yasal olarak restoranlara ve halka açık yerlere girmenizi engellemeyeceğiz dendi.

Fakat hiçbir aşamada yanıldığımıza ve pişman olduğumuza dair bir kabulümüz olmadı. Çünkü bu tarz değişiklikler her seferinde mecburen yapıldı. Ya Birlik Ordusu’nun, ya uluslararası güçlerin ya da federal mahkemelerin baskısıyla. Bu dinamiğin önemli bir sonucu da bir vicdan azabı, pişmanlık duygusu veya haksızlık bilincinin oluşmaması oldu. Polisler, son 50 veya 60 yıldır yanlış bir şey yaptıklarını düşünmüyor. Ve böylece biz polis departmanlarımızın kendilerini kontrol etmenin aracı olarak gördükleri bir kültür inşa ettik. İşte bu kültürün değişmesi gerekiyor. Bu da aslında ırk dinamiklerinin ötesinde bir konu. Biz polislerin kendilerini koruyucu olarak değil, savaşçı olarak düşündükleri bir kültür yarattık.

Bugünün politikasındaki bu durumun belirli bir amacı olduğunu düşünüyor musunuz? Öyle düşünüyorsanız bu amaç nedir sizce?

Bir amacı var, evet. Ancak böyle bir amacın türemesi bu ırk hiyerarşisinin haksızlığını kabul etmek istemeyişimiz nedeniyle mümkün oldu. Aralarında birçoğu köleliğe son verilmesi için savaşmış olmasına rağmen, abolisyonistler (kölelik karşıtı kimselere verilen isim; çevirmenin notu) dahil ırkların eşitliğine inanmıyorlardı. Beyazların üstün olduğu fikrini benimsediğiniz sürece siyahları kullanacak ve siyahları sömürecek ve siyahlara aynı fırsatları tanımayacaksınız, çünkü bu şekilde davranmanız amacınıza hizmet etmektedir. Aslında beyaz üstünlüğünün önemli bir kısmı “bir amaca yönelik” bile değildi. Irklararası evliliği yasaklamanın amacı neydi? Siyahların restoranlara girmesini yasaklamanın amacı neydi? Bunlar, ırk hiyerarşisini sürdürmekle ve siyah insanların tehlikeli olduğu, siyah insanlara güvenilemeyeceği, siyah insanların kontrol edilmesi gerektiği varsayımı veya anlatısıyla ilgiliydi. Bunların ekonomik bir anlamı olmasa bile, tamamen amaçsız oldukları da söylenemez. Amaç bu hiyerarşiyi sürdürmekti.

Böyle bir tarihi alın ve sonra onu bizim yarattığımız polis kültürü gibi, insanlara savaşmayı ve asker gibi ateş etmeyi öğreten bir kültürle birleştirin. Hükümet, polis teşkilatlarını orduyu donatıyormuşçasına donattığında, polis ile toplum arasında sağlıklı ilişkilerin gelişimini baltalarız. Polisleri, insanları sakinleştirmek ya da akıl hastalıkları, yoksulluğun beraberinde getirdiği zorluklar, öfke ve hayal kırıklıklarından muzdarip insanlarla başa çıkmak için eğitmiyoruz. Sonrasında da onları çoğu kez yaşamadıkları yerlere gönderiyoruz. Polisi işgalci bir askeri güç olarak görüyoruz. Bu tarz bir kültür tanıklık ettiğimiz şiddeti doğurur.

Halbuki insanların kendilerini koruyucu olarak düşündükleri bir polis departmanı oluşturmak mümkün. Böyle bir departmanın polis memurları, tutukladıkları insanları bile korumayı ve onlara hizmet etmeyi taahhüt eder. En iyi polis memurları size işlerinin, belki az önce bir suç işlemiş bir kişinin güvenli bir şekilde karşılandığından emin olmak, bu kişiyi güvende tutmak olduğunu anlatacaktır, ancak çoğu polis memurunun gördüğü eğitimde böyle bir yaklaşım söz konusu değil. Kurumu bir bütün olarak koruyarak biz bunu kolaylaştırıyoruz; dolayısıyla bu ülkede hiç kimse size geçen yıl kaç kişinin polis tarafından öldürüldüğünü söyleyemez, çünkü bu verilerin açıklanması halihazırda zorunlu değil. İnsanlar yirmi yıldır bu tür bilgilerin açıklanmasının zorunlu kılınması için çabalıyorlar, fakat burada kurumsal bir direnişle karşılaşılıyor. Bu da bizi daha büyük bir soruna götürüyor — bu kurumları reformlardan adeta izole ettik.

Protestolar belli bir gündemi belirlemeli mi, ve eğer öyleyse bu gündem ne olmalı?

Protestoculardan bu uzun tarihin yarattığı sorunları çözmelerini istememiz adil olmaz diye düşünüyorum. Protestolar, birçok açıdan, seçilmiş yetkililerin gerçekleşmesi gereken reformları hayata geçirme konusundaki isteksizliği karşısında gelişen hüsran ve öfke dolu tepkilerdir. Protestolar bir hayal kırıklığı ve umutsuzluğun sembolü. Burada bence cevaplar seçilmiş yetkililerden gelmeli. Bu ülkedeki kurumların kültürünü değiştirebiliriz. Bunu defalarca yaptık zaten. Yasalara bakarsanız, 1970’li ve 1980’li yıllarda sarhoşken araba kullanmaktan hüküm giymiş insanlar için neredeyse hiç ceza yaptırımı yoktu. O dönem buna bir nevi göz yumduk. Sonuçları bir felaket olmasına rağmen bu bizim için öncelikli bir sorun değildi. Sonra Sarhoş Sürüşe Karşı Anneler (Mothers Against Drunk Driving) yeni anlatıları dolaşıma sokmaya başladı ve siyasi irade birden değişti. Yeni bir kültür yarattık ve şimdi daha güçlü adımlar atıyoruz.

Suçlunun zenginliği veya refahı ne olursa olsun, bunun ötesine geçebiliyoruz. Bu, alkollü araç kullanmanın sebebiyet verdiği ölüm vakalarında elli yıl öncesine göre çok ciddi bir azalmayı sağlayan kültürel bir değişimdir.

Aynısı ev içi şiddet için de geçerli. 1960’larda polisi arayan bir kadın, eşinin tutuklanacağını ummazdı. Polis gelip onu dışarı çıkarır, şakalar yapardı. Şiddete yol açan hayal kırıklığına sempati beslenirdi. Sonra bu anlatıyı değiştirmeye başladık. Kadınlar ve ev içi şiddetin mağdurları seslerini yükseltmeye başlayınca siyasi tutum değişti. Bugün ev içinde şiddet uygulayan kişilere artık tamamıyla farklı bakıyoruz. En önde gelen sporcu ve ünlülerimiz bile, kanıtlara dayanarak suçlandıkları takdirde, on yıl önce bile geçerli olmayan şekillerde sorumlu tutuluyor. Bu kültürel bir değişim. Şu anda da işyerinde cinsel taciz konusunda kültürel bir değişimin ortasındayız. Farklı bir tolerans seviyesi var artık. New York’ta insanların cinsel tacizle karşılaştıklarında onu tanıyabileceklerinden emin olmak için testler yapmaları gerekiyor.

Polislik konusunda benzer bir kültürel dönüşüme henüz girmedik. Aslına bakarsanız elimizde çeşitli araçlar var. Ne yapmamız gerektiğini biliyoruz. 2015’te, ayaklanmaların damgasını vurduğu bir dönem sonrası, birkaç ay Başkan Obama’nın Çalışma Grubu’nda (task force) çalıştım. Kırk sayfalı bir öneri metni hazırladık. Bu, polislik kültürünü değiştirebilir. Eğitim ile başlar. Prosedür adaleti ve politikaları ve polis memurlarına olan bakışımızın değişmesi ve toplulukların açılmasıyla başlar.

Sizce Obama Yönetiminin bu konuda özellikle 2015’ten önce yaptıkları yeterli miydi?

Hiç kimsenin yaptığı yeterli değildi. Fakat bu sadece federal bir sorun değil. Mevcut yönetimi tüm bu önerileri rafa kaldırdığı, polis teşkilatlarına dava açılan davalardan çekildiği ve bu konunun artık umursanmadığı izlenimini yarattığı için eleştiriyorum. Ancak bunun belediye başkanlarının, valilerin ve yerel yetkililerin yetersizlikleri için kullandıkları bir bahaneye dönüşmemesi gerektiğine de inanıyorum. Polis departmanınızda bir kültür değişimini başlatmak için Beyaz Saray’a ihtiyacınız yoktur. Bu, şehirlerde, topluluklar içerisinde ve eyaletlerde yapılabilecek bir şey. Bu reformların yerel düzeyde hayata geçirilmesi gerekiyor. Federal hükümet, bu tür değişiklikleri teşvik ederek daha büyük bir rol oynayabilir ve oynamalıdır. Ancak sadece ve sadece Beyaz Saray’a ve Başkanlığa odaklanarak istediğimize ulaşamayız. Ayrıca, bir beş yılın daha anlamlı bir reform yapılmadan geçmesine izin verirsek, Washington hakkında konuşmayı bırakmamız gerektiğini düşünüyorum. Bu ülkedeki her belediye başkanının ve valinin elinde, polis kültürünü değiştirmek ve işleri daha iyi hale getirmek için çeşitli modeller var. Asıl yakıcı soru, onları uygulayıp uygulamayacakları.

Bunun yalnızca tepeden inme bir şekilde olamayacağını söylüyorsunuz — ancak sistemin tepesinde insanları vurmaktan bahseden ve polise sert davranmasını söyleyen biri varken, bu sizi, geçmişin ne kadar kötü olduğunu bilsek bile, gelecek için ne kadar endişelendiriyor?

Evet, bana kalırsa polis memurlarının kontrol etmek, egemen olmak ve tehdit etmek için orada olmaları, pişmanlıktan yoksun, korkulan ve savaşa hazır bir güç olmaları gerektiği fikrini her savunduğumuzda, bugünlere gelirken bu denli bir güvensizliğe yol açan kültürü ve dinamiği de pekiştirmiş oluruz. Kamu güvenliği için iyi değil bu. Memurların kendi güvenliği için de iyi değil ve çoğumuzun yaşamak istediği sağlıklı toplulukları oluşturmak için kesinlikle iyi değil. Yanlış bir model bu. Bunu sanki birisinin gelip şöyle demesine benzetebiliriz: “Doktorların hastalarına bakması, hastalarıyla konuşması, nazik olması, saygılı olması ya da ilgi göstermesi gerekmez. Becerileri ve bilgileri var ve işleri de onları kullanarak tedavi etmektir. Bundan fazlasını isteyen herkes haddini aşıyor.” Böyle bir zihniyet birçok insanın ölmesine neden olacaktır. İnsanlar ihtiyaç duydukları sağlık hizmetine ulaşamayacak ve doktorlar da başarılı olamayacaktır, çünkü insanların ihtiyaç duydukları çare ve tedaviye erişmelerine yardım etmenin yanlış sayıldığı bir kültür söz konusu olurdu. 

Aynı şey kamu güvenliği için de geçerlidir. Dünyanın başka yerlerine gidip bunun kanıtlarını her yerde görebilirsiniz. Burada bile örnekleri var. Bu ülkede toplumla ilişkilerini kökten değiştiren polis teşkilatları var. Elli yıl önce New Jersey’nin Camden şehri tam bir cadı kazanıydı, işler orada sürekli patlıyordu. Polis ile toplum liderleri arasındaki ilişkiler gerginlik ve çatışma ile doluydu. Bu durum bir liderlik ve sorumluluk kültürünün geliştirilmesiyle birlikte kökten değişti.

Bu haftaki protestoların çoğunda beş yıl önce yapılan protestolara göre daha fazla beyaz insan vardı. Bunun hareketi değiştirip değiştirmeme konusundaki olasılıkları nasıl değerlendiriyorsunuz?

Dürüst olmak gerekirse, protesto etmek çok da zor değil. Bir yere gitmek o kadar zor değil. Bu önemli olmadığı anlamına gelmez. Kritik olmadığı anlamına da gelmez. Ancak bu sorunlara önem veren insanların yerine getirmesi gereken daha zor şeyler var. Bizim asıl ihtiyacımız, insanların oy kullanmaları, insanların politika reformlarının ve siyasi reformların yapılması için mücadele etmeleri, ve insanların seçilmiş yetkililerimizin iktidarı sürdürmek için devreye aldıkları korku ve öfke retoriğine itiraz etmeleridir. İşyerlerindeki hakim kültürlerin dönüşmesi gerekiyor.

Bu ülkedeki siyahlar, büyük ölçüde beyazlar tarafından kontrol edilen alanlarda yaşayıp, işe ve okula giderek, çok karmaşık bir hayat yaşamak zorundalar. Bu yüzden gerçekten özgün benliklerine kavuşamıyorlar. Dolayısıyla sürekli bir gerilim, zorluk ve bir noktadan sonra artık bunun altında ezilme durumu söz konusu. Sonra bu polis şiddeti meydana geldiğinde insanların tam anlamıyla uluorta öldürüldüğünü ve faillerin yüzünüze baktığını gördüğünüzde, buna öfkelenirsiniz ve bu öfkeyi ifade etmek istersiniz.

Bu sadece George Floyd, Breonna Taylor veya Ahmaud Arbery’e olanlarla ilgili bir öfke değil. Bu, gittiğimiz her yerde hala daha tehlike ve suçluluk varsayımlarının devam ettiği bir dünyada yaşıyor oluşumuza yönelik bir öfke. Altmış yaşındayım ve otuz beş yıldır avukatlık yapıyorum. Birçok onursal derecem var ve Harvard mezunuyum. Fakat yine de gittiğim yerlerde tehlike olarak algılandığım durumlar oluyor. Yeri geldi, mahkeme salonlarını terk etmem söylendi mesela, çünkü avukat değil davalı olduğum varsayıldı. Polis beni silahını üzerime doğrultarak arabamdan çıkardı. Ve size şunu söyleyebilirim ki, bu suçluluk varsayımıyla her gün baş etmeniz gerektiğinde, ve çevrenizdeki insanların sizi tamamen bir insan ve eşit olarak görmelerini sağlamak için sizin ekstra bir çaba sarf etmeniz gerektiğinde tükenirsiniz. Yorulursunuz. Ve ben, sokaklardaki siyah insanların yorgunluklarını, öfkelerini ve Amerika’da yaşamak zorunda kaldıkları böylesi tehlike dolu bir yaşamın yarattığı hayal kırıklıklarını ifade ettiklerini savunmak istiyorum. Ve bu, onları destekleyen beyaz insanlar için aynı şey değildir. Bu, beyaz insanların onları desteklememesi gerektiği anlamına gelmez, ancak bunun, çoğumuzun dile getirmeye çalıştıklarının gerçek odak noktası olduğunu düşünmüyorum.

Ceza adalet reformu iki taraflı bir mesele haline geldi, ancak genellikle polis şiddetinden ve polis reformundan ayrı bir konu olarak konuşuluyor sanki. Polis reformunu daha geniş ceza-adalet reformu bağlamına dahil etmek ne kadar önemli?

Bence çoğumuz için hep meselenin merkezindeydi. Polis, kovuşturma, yargılama ve cezalandırmanın işleyiş biçimini değiştirmek, ceza adalet reformunun özüdür.

İnsanların “ceza adalet reformu” ifadesini oldukça tembel bir şekilde kullandıklarını düşünüyorum. Federal ceza parametrelerinde yapılan ufak bir değişiklikle, federal hapishanelerdeki insanların çok küçük bir yüzdesi için bir ihtimal cezalarının indirilmesini sağlamak anlamlı bir ceza-adalet reformu değildir. Birleşik Devletler’deki mahpusların yüzde doksanı devlet sistemindedir. Bunda, Beyaz Saray veya herhangi bir Devlet Başkanı’nın yaptıklarının bir etkisi yok. [Obama yönetimi, şiddet içermeyen uyuşturucu suçlarından hüküm giymiş kişilerin cezalarını azaltmak için federal ceza yönetmelikleri değiştirdi. 2017’de, o zaman Başsavcı olan Jeff Sessions bu reformları bozdu.] Gerçek ve anlamlı bir reformla, Çalışma Grubu’nun tavsiyeleri uygulanır, polis ve savcılığın hesap verebilirliğine yönelik sergilenen yaklaşım değiştirilir ve bu sorunun mahiyetini değerlendirebilmemiz için gerekli olan verilerin açıklanması zorunlu kılınırdı. Zira bütün bunları yapmazsanız, yaptığınız her şeyi tehlikeye atıyorsunuz.

Uyuşturucuya Karşı Savaş diye adlandırılan savaş siyah ve esmer insanlara karşı yürütüldü, çünkü bu savaşı emniyet teşkilatları adına yürüten insanlar siyah ve esmer insanları farklı olarak gördü. Bu bir polislik ve kovuşturma sorunu. İnsanları hesap verebilirlikten korumak için yarattığımız dokunulmazlık, etkili reformların önünde de bir engel teşkil ediyor. Bu, hüküm ve diğer tüm şeyleri de içerir, çünkü savcılar eğer kanıtları saklayabilir ve insanları haksız yere mahkum edebilirse ve polis de insanları taciz edebilir ve itiraflarını zorla elde edebilirse, hüküm veya politika düzeyinde attığımız herhangi bir adımın da hiçbir karşılığı olmayacaktır. Ve bu değişmeli.

Irk, Polislik ve Black Lives Matter Protestoları

Isaac Chotiner New Yorker’un kadrolu yazarlarındandır. Siyaset, medya, kitap, iş dünyası, teknoloji ve daha pek çok alanın önde gelen kişileriyle röportaj yapılan Q. & A. isimli formatın başyazarı olarak katkıda bulunmaktadır.

Çeviren: Sebastian Heuer.