Ana içeriğe atla
Ana Sayfa
24.04.2021

“Kayacık’taki her taşın Ermenilere ait bir hafızası, dili var”

<< TÜM HABERLER

Tarihçi Ümit Kurt’un “The Armenians of Aintab, The Economics of Genocide in an Ottoman Province” (Antep Ermenileri, Bir Osmanlı Vilayetinde Soykırım Ekonomisi) isimli kitabı 13 Nisan’da yayımlandı. Kitap, 1895’ten Cumhuriyet dönemine Antep özelinde Ermeni mülklerine el koyma sürecine odaklanıyor. Kendisi de Antepli olan ve bir vakitler Antep’te Ermeniler’in yaşadığını tesadüfen öğrendikten sonra bu alanda yoğunlaşan Kurt’a göre şehri diğer vilayetlerden farklı kılan en belirgin özellik, eşrafın Ermenilerin tehciri hususunda merkezi elitleri ikna etmesi; şehirde şiddet ikliminin dinamiklerini ilmek ilmek örmesi. 

Söyleşi: Noémi Lévy Aksu

Kitabınızın odağı Ermeni Soykırımı ama çalışmanız 1895 Antep Ermeni katliamıyla başlayıp Cumhuriyet dönemine uzanıyor. Çalışmanızın amaçlarından biri Ermeni Soykırımını bir tarihsel süreklilik içine yerleştirmek mi? Analiziniz, Ermenileri yok etme ve mülklerine el koyma çabalarının Cumhuriyet’in kurucu unsurlarından biri olduğu tezini yeni argüman ve kaynaklarla güçlendiriyor. 

Belirttiniz noktaların genel anlamda kitabın ana hatlarını teşkil ettiğini söylemek mümkün. Belirli süreklilikler olmakla birlikte farklılıkları, zıtlıkları da göz önünde bulundurup meseleyi daha çok tarihsel bağlamına oturtmaya çalışıyorum. Kitap Osmanlı’nın en uzun yüzyılı olan 19. Yüzyıl tarihi ve bunun Antep’e yansımaları ile başlıyor ve Kasım 1895’teki Ermeni katliamlarını, bunun nedenlerini, motivasyonlarını ve arka planını ele alıyor; bunu yaparken süreci İmparatorluk kontekstine oturtmaya çalışıyor. 

Kitabımın temel payandalarından bir tanesi benim de doğup büyüdüğüm Antep’te Birinci Cihan Harbi’nden Cumhuriyet’in neredeyse ilk 40 yılına kadar olan zaman diliminde Ermenilerin mülksüzleştirilmesi; taşınır ve taşınmaz mallarına el koyulmak suretiyle Türk-Müslüman gruplara transferi süreci. Tabii bu süreç sonucunda yeni bir elit burjuvazi teşekkül ediyor. Bu sınıfın temsilcileri ise şehirde mütegallibe olarak tanımlayabileceğimiz yerel elitler, toprak sahipleri, eşraf, bunun yanında sivil ve askeri bürokratik elitler. Kuşkusuz bu ekonomik yıkıma ve talana, Antep Ermenileri’nin sürgünü ve bütün bir cemaatin (Ortodoks, Protestan ve Katolik) mahvı da ekleniyor. Ekonomik ve fiziksel şiddetin bir arada gerçekleştiği; sosyal dokunun ve ilişkilerin çözülüp ayrıştığı, zulüm siyasetinin üstün geldiği, tehcir ve kitlesel kıyımlarla birlikte muazzam bir maddi zenginliğin de el değiştirdiği total bir tarihsel dönüşüm söz konusu. Bütün bu süreçleri yerel dinamikler ve mebzul miktarda Ermenice, Osmanlıca ve diğer yabancı dillerdeki arşiv malzemeleri üzerinden okumaya ve analiz etmeye çalışan bir kitap. 

 

 

Kitabın literatüre orijinal ve yeni bir katkısı da var sanırım…  

Evet, ilk defa tehcir edilen Ermenilere ait taşınır ve taşınmaz malların, eşyaların müzayedeler yoluyla satılması için kurulan Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonu’na ait raporları ortaya koyuyor. Eylül 1915’te kurulan Antep Emval-i Metruke Tasfiye Komisyonu’na ait bir belge bu. Komisyon’un başında olan Tevfik Bey riyasetinde Sarkis Yacoubian ve ailesine ait malların, mücevherlerin, ev eşyalarının ve tarlaların satış işlemlerini içeriyor. Bu satış raporlarını yakından incelediğimizde Yacoubian ailesine ait varlıkların rayicinin bir hayli altında Antep’in önde gelen eşraf ailelerine mensup kişilere “satıldığını” görüyoruz. 

Bu kişilerin neredeyse tamamının Antep İttihat ve Terakki Kulübü üyesi olduğunu ve şehirdeki Ermenilerin tehcir ve katledilmesi sürecinde aktif rol oynadıklarını tespit edebiliyoruz. Bu dokümantasyon bize siyasi elitlerin ekonomik, ideolojik ve bireysel çıkarlarının ortak bir zeminde buluştuğunu gösteriyor. Malumunuz, Anadolu’da 30’dan fazla vilayet, mutasarrıflık ve kazada kurulan Tasfiye Komisyonları’na ait hesap defterleri ve diğer kayıtlar Başbakanlık Osmani Arşivleri’nde mevcut ancak araştırmacıların erişimine ne yazık ki kapalı. Kitabımda yayınladığım yalnızca bir Osmanlı Ermeni vatandaşının mal ve mülklerine yönelik tasarrufları düşündüğümüzde aslında bu kayıtlara neden ulaşamadığımızın cevabını rahatlıkla bulabiliriz. 

Antep merkezli çalışmanızda yerel dinamikler ön planda. Bir tarafta merkezi iktidar tarafından hazırlanan kanun ve kararnameler, diğer tarafta ise yerel toplumsal dinamikler…  Bunları birbirini besleyen süreçler olarak tarif etmek mümkün mü? Soykırımı mümkün kılan İttihatçıların merkezden alınan kararlarını uygulayan, hatta bazen aşan yerel aktörlerin olması mı? Bu yerel aktörler kimlerden oluşuyor, motivasyonları nedir? Ve toplumsal şiddetin bu kadar alevlenmesini neye bağlayabiliriz? 

Bu öteden beri üzerine kafa yorduğum önemli bir soru. Öncelikle 1915’te Antep’te yaşananları 19. Yüzyılın ikinci yarısından itibaren ele alıp düşünmek ve anlamlandırmak gerekiyor. Söz konusu olan 19. yüzyılın son çeyreğinden itibaren büyüyen, dönem dönem gerileyen, sonrasında tekrar farklı formlarda beliren bir şiddet sarmalı ve dalgasının sonucu. 1915 Ermeni Soykırımı her şeyden önce bir kolektif/kitlesel şiddet hikâyesi. Bu şiddetin politik, sosyal, kültürel ve ekonomik boyutları var. Hiçbir kitlesel, kolektif ve devasa şiddet olayı bir merkezden yönetilemez. 

 

 

Antep'te İngiliz işgal güçleri, 1918 Antep’in, bu boyutların en net biçimde görüldüğü mekânlardan biri olduğu kanaatindeyim. Bu boyutlardan en öne çıkanı ise ekonomik unsur. Ermenilerin -tabii ticaretle iştigal eden, toprak/mülk sahibi üst, üst-orta ve orta sınıf Ermenilerden söz ediyorum- göreceli olarak ekonomik anlamda refah seviyelerinin yüksek olması onları Antep’in Müslüman kitleleri nezdinde hedef haline getiriyor. Şehrin Müslüman yerel elitleri ve eşraf, bu kitleleri mobilize etmekte bir hayli hünerli hareket ediyor. Hatta daha da ileri giderek İstanbul’daki merkezi hükümeti ve Talat Paşa’yı Antep Ermenileri’nin tehcirine ikna eden aynı yerel elitler oluyor. Ermenilerin tehciri ve imhası o dönem Anadolu’nun birçok vilayetinde vuku buldu. Ve bu süreçler, ilgili vilayetlerde yaşayan sivil, sıradan Müslümanlar başta olmak üzere, özellikle yerel elitlerin ve eşrafın yönlendirmesiyle “başarıyla” gerçekleşebildi. Antep’i -en azından benim araştırmalarıma göre- diğer vilayetlerden farklı kılan en belirgin özellik bölgenin yerel eşrafının ve elitlerinin Ermenilerin tehciri hususunda merkezi elitleri buna ikna etmesi; şehirde şiddet ikliminin dinamiklerini ilmek ilmek örmesi ve Ermenilerin imhası noktasında nesnel/objektif bütün koşulları inşa etmesidir. Merkezi hükümetten çok daha istekli, enerjik ve ikna edici davranmışlardır.

 

 

Antep’i özgün kılan bir diğer nokta da yereldeki bu elitler ile merkezin her zaman eşgüdümlü ve koordineli çalışmamasıdır. Yerel aktörler birçok konuda inisiyatifi ele alıyor ve bazı durumlarda merkezi hükümetin kararlarının, talimatlarının hilafına hareket ediyor. Yalnız bunu İttihat ve Terakki iktidarı ile Antep’teki yerel elitler arasında bir uyumsuzluk ve ihtilaf olarak okumamak gerekir. Pek tabii bu iki iktidar bloğu arasında birtakım uyuşmazlıklar yaşanmıştır ancak her iki grubun da son tahlilde amacı aynıdır. Bu anlamda Antep’in, 1915’in tarihi açısından hem genel resmi verdiği hem de önemli nüansları içerdiği kanaatindeyim. 

Bir diğer dikkat çekici unsur yerel elitlerin mobilize ettiği sıradan, sivil Müslümanlardır. Ermenilerin tehcirine yönelik kitlesel desteğin yine en belirgin görüldüğü yerlerden biridir Antep. Benim Antep özelinde gördüğüm, sıradan insanları bu suça ortak eden motivasyonun ideolojik ve politik etmenlerin yanında ve bunlardan daha da önemli olan ekonomik saikler olduğudur. 

Ermenilerin topyekûn imhası, modern tarihte ilk defa bir hükümetin vatandaşı olan belirli bir grubu siyasi bir problem olarak mülahaza etmesi ve bu problemin söz konusu grubun ortadan kaldırılmasıyla “çözüm”e kavuşacağına inanmasıdır. Bu noktada hükümetten ne kastettiğimizi somutlaştırmakta fayda var. Ermeni Soykırımı dendiğinde Osmanlı hükümeti ifadesi yalnızca o dönem merkezi otoriteyi elinde bulunduran İttihat ve Terakki Fırkası’nı, onun mensuplarını veya bu partinin teşkil ettiği iktidar bloğunu kapsamamakta. Aynı zamanda söz konusu merkezi otoritenin vilayetlerdeki, sancaklardaki, mutasarrıflıklardaki ve kasabalardaki sivil ve askeri bürokratlarının ve buralardaki eşrafın temsil ettiği yerel elitlerden müteşekkil başka bir iktidar bloğu da bulunmakta. Ermeni Soykırımı’nın gerçekleşmesi sürecinde bu unsurların rolü çoğu zaman merkezi otoriteden daha aktif, etkin ve işlevsel olmuştur.

 

 

Bu dönemi çalışan tarihçilerin ve araştırmacıların Ermenilerin imha edilmesi gibi oldukça girift bir tarihsel sürecin farklı aşamalarında yer alan faillerin davranışlarının karmaşık ve ihtilaflı boyutlarına odaklanmaları gerekiyor. Bunu yaparken, kurbanlar ve failler arasındaki Primo Levi’nin imlediği “gri bölge”, Ermeni Soykırımı özelinde de ihmal edilmemesi gereken önemli bir nokta. Ermeni Soykırımı, yelpazesi geniş bir failler grubu tarafından gerçekleştirilmiş kitlesel bir katliamdır. Ermeni Soykırımı irrasyonel bir ırkçı nefret motivasyonuyla değil, oldukça kompleks ideolojik, politik ve ekonomik saiklerle gerçekleştirilmiştir.

İttihat ve Terakki gibi devasa bir yapıda herkesin belirli bir meselede istisnasız mutabakat halinde olduğunu iddia etmek eşyanın tabiatına aykırı bir durum. Bu yapıları güçlü kılan, farklı ideolojik temayülleri içermesi ve bunlar arasında esnek koalisyonlar kurabilme yetisidir. Aktörler arası bu çeşitlilik ve geçişkenlik, devasa katliamların ve yıkım olaylarının düzenleyicisi ve birinci derecede sorumlusu olan merkezdeki devlet elitlerinin işini kolaylaştıran bir faktördür. Bu esnek koalisyonlar söz konusu kitlesel şiddet eylemlerinin uzun vadede başarıyla sonuçlanmasına “katkı”da bulunur. Zira bu sayede merkezi devletin siyasal, askeri ve bürokratik elitleri planladıkları ve uygulamaya geçirdikleri bu şiddet eylemlerinin sorumluluğunu diğer toplumsal kesimlere de teşmil ederek bir çeşit “suç ortaklığı” inşa eder. 

Bu suç ortaklığı, inşa edilmesi tahayyül edilen yekpare kimliğe ve/veya “kutsal amaca” hizmet etmek isteyen toplumsal gruplara bu yapıya entegre olma ve muayyen bir aidiyet hissine sahip olma “şansı” da verir. 

Antep Ermenilerinin imhası sürecinde yerel elitlerin ve eşrafın aktif katılımının altında yatan en önemli etmen, Ermenilere ait mal, mülk ve zenginliği elde etme motivasyonu idi. Daha da önemlisi, bu motivasyon bu süreçten çıkar elde edenleri birbirlerine ve İttihatçı rejime daha da bağ(ım)lı hale getirdi. Ermenilere yönelik imha politikalarını gerçekleştirmek için İttihat ve Terakki tavizlerde bulunmak durumunda kalmıştır. Dolayısıyla, Antep’teki Müslüman elitleri İttihat ve Terakki iktidarına ve onun imha siyasalarına dahil eden motivasyon ortak bir ideolojik prensipten ziyade bu faillerin kendi kişisel çıkarlarıdır. Bu tutum karşılığında İttihat ve Terakki, suç ortaklığının ölçeğini büyük ölçüde genişletmiş ve bir anlamda aslında suçu tabana yaymıştır. Burada suç ortaklığından kasıt yalnızca soykırım başladıktan sonra faillerin veya bu süreçten nemalananların dahli değildir; aynı zamanda toplumun değişik kesimlerinin evvelemirde Ermenilerin imhasını desteklemesi ve buna rıza göstermesidir. Bu destek ve rıza rejime ve onun ideallerine olan bağlılıklarının test edildiği adeta bir turnusol kâğıdı işlevi görmüştür.  

Bu toplumsal boyutu diğer birçok soykırımda gözlemek mümkün. Bu açıdan soykırımla yüzleşmek, hem bir devlet suçuyla hem de bir “toplumsal suç”la yüzleşmek demek. Cumhuriyet tarihi boyunca bu yüzleşme sürecini imkânsız kılan faktörler nedir? Ve bu durumu değiştirmek için Türkiye’de yüzleşme mekanizmaları ne olabillir sizce?  

Aslında bir de “yüzleşmeme ortaklığı” da söz konusu bu aktörler arasında. Ortada aslında herkesin bildiği ve bir şekilde dâhil olduğu bir cürüm var. “Ama işte Ermeniler de ayaklandılar”, “Bizi arkadan vurdular” vs. gibi tarih dışı mülahazaların göremediği nokta şudur: Ortada bir cinayet vardır ve tartışılması gereken esas konu buradadır. Yoksa, ölen veya öldüren adam, öldürülmeden önce ne yapıyordu sorusu değildir. Bu nokta iyi anlaşılmazsa dün olduğu gibi bugün veya yarın yine birisi çıkar ve 2014’te Ayşe Kulin’in ikrar ettiği gibi “biz durup dururken Ermenileri kesmedik” diyebilir. “Ben o zamanda yaşamıyordum, neden ben içinde olmadığım, dahlimin olmadığı bir suçtan dolayı sorumlu tutuluyorum ve özür dilemem bekleniyor” tavrı sorunlu ve tarihle yüzleşmekten imtina eden bir yaklaşımdır. Zira, bu suçu işleyen failler, imha kararı alan siyasi aktörler ve kadro, bunu “Türk toplumu ve Türk devletinin bekası” adına yaptıklarını iddia etmekteydiler.

“Ermeni Meselesi” ve bunun etrafında yaşananlar Türkiye’de toplumsal ve siyasal kültürümüze şamil olan “gerçeklik duygusu” eksikliğinin en fazla hissedildiği mecra. Bu minvalde, Türkiye’nin geçmişle hesaplaşma konusundaki ürkekliği ve adeta Kafkavari korkularının siyasal ve toplumsal tarihimizin üst üste yığılmış nisyan katmanlarını daha da derinleştirdiğini söylemek mümkün. Nedenleri ve sonuçları üzerinde yeterli derecede kafa yorulmamış, acılarıyla/korkularıyla yüzleşme cesaretini gösterememiş, mağdur bıraktıklarıyla bir diyalog sürecine girmemiş, onlarla karşılaşmaktan imtina etmiş olayların ve dönemlerin kaba bir envanteri bile bize ‘nisyan katmanları’yla ilgili yeterli fikir veriyor. 

Hangi olaylardır bu nisyan katmanları?

Ana duraklar olarak ‘Milli Mücadele/İstiklal Harbi’, ‘Tek Parti döneminin kurulma sürecindeki hesaplaşmalar’, ‘İstiklal Mahkemeleri’, ‘Kürt isyanları ve tenkil-tedip hareketleri’, ‘6/7 Eylül olayları’, ‘1 Mayıs 1977’, ‘Kıbrıs ve Türk Mukavemet Teşkilatı’, ‘27 Mayıs, 12 Mart, 12 Eylül darbe ve rejimleri’, ‘ülkücülerin istihdam edildiği gayri nizami operasyonlar’, ‘Sivas Katliamı’, ‘28 Şubat süreci’, ‘1984’ten günümüze Güneydoğu’daki gayri nizami harp’ gibi tarihsel olayları ve süreçleri belirtmek mümkün.

Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolu başlangıç noktası olarak alırsak, hiç şüphesiz ilk sıraya “Ermeni Tehciri” diye sunulan olaylar bütününü koymamız gerekir. Bugün belki de Türkiye’nin en ihtilaflı meselelerinden biri “Ermeni Sorunu” ve bunun etrafında dönen tartışmalarla ilgili resmi Türk tarih tezinin sorgu, sual kabul etmeksizin, onun tabularını ve kalın duvarlarla örülü setlerini zorlamaya çalışmaksızın kabul etmemizi bekleyen kamusal, resmi ve ulusal tarih yazımı.

Türkiye’nin 1915 konusunda bu denli gürültü koparmasının altında şöyle basit bir gerçek var: Öldürme ve imhadan bağımsız, Ermenilerin mallarının üstüne yattığının bilincinde olan devlet, gürültü kopartarak gerçekliğin üstünü örtmek istiyor. Çünkü 1915’in nasıl adlandırılacağından bağımsız, ortada ciddi bir ayıbın olduğunun farkında. Gürültüyü azalttığı an, Ermenilere gasp edilmiş mallarını ve/veya karşılıklarını vermek zorunda olduğunun bilincinde. Ve bu politika toplum nezdinde büyük destek ve rıza görüyor. Çünkü bu zenginlik aynı zamanda Antep özelinde detaylandırdığım gibi daha birçok şehirde mütegallibe olarak başlayıp 50-60’lı yıllarda kent burjuvazisine evrilen ve sonrasında da yükünü dolduran birçok ailenin servetlerinin temelini oluşturuyor. Dolayısıyla meselenin ucu toplumun bütün kesimlerine dokunuyor. Yaşar Kemal’in, Halide Edip’in, Yakup Kadri’nin, Kemal Tahir’in, Orhan Kemal’in romanları bu türden ailelerin, kişilerin hikâyeleriyle dolu. 

Ermenilere yönelik çıkartılan tüm kanun ve kararnamelerin özü, onların Anadolu topraklarındaki izlerini silmek ve yeniden vücut bulmalarını engellemeye yönelik. Bu hedefe ulaşabilmek için, Ermenilerin fiziki olarak imha edilmeleri belki gerekliydi ama yeterli değildi. Bu fiziksel imha kadar ve belki ondan daha da önemli olan, hukuk sisteminin kullanılmasıydı. Hukuk, özellikle de Emval–i Metruke Kanunları, Ermenilerin ekonomik varlığını ortadan kaldırmanın, onların izlerinin Anadolu’dan silinmesinin en önemli aracı. 

Devlet, hukukun ona sunduğu nimetlerden kılı kırk yararak faydalanmaya çalışıyor, ancak burada önemli gerilimler ve çelişkiler yaşıyor. Zira el koyduğu, işlettiği ve gelirini kullandığı Ermenilere ait malların sahiplerinin Ermeniler olduğunu hiçbir yasal metinde inkâr etmiyor, edemiyor. Ama bu metinler onun bu cürmünü hasıraltı etmek için her durum ve koşulda devreye sokuluyor. Ancak devletin yaşadığı gerilim ve çelişki yine de bitmiyor. Çünkü kendi varlığımızı diğerinin yokluğu üzerine kurduğumuz için, bu varlık üzerine her konuşma bize ürküntü ve korku veriyor. Ülkemizde Ermeni sorunu üzerine konuşmanın ana zorluğu bu varlık-yokluk ikileminde yatıyor. 

Şimdiye kadar anlatılanlar, tarihin ulusal devleti ve ulus kimliğini tabulaştırdığını ve her şeyin belirleyicisi haline getirdiğini gösterdi. Bu nedenle Türk ulusal tarihine ve onun resmî tarih yazımına yönelik eleştirel bir bakış açısı geliştirmemiz elzem ve artık kaçınılmaz. Kemalizm’in oluşturduğu homojen Türk ulus devleti projesi 1930’larda toplumsal bir rıza ve meşruiyet mekanizmasına sahip olmasa da, bir biçimde bir ‘toplumsal sözleşme’ meydana getirmişti. Bu toplumsal sözleşme 1960’larda ve 70’lerde özellikle solun Kemalist olmayan varyantları tarafından sarsılır gibi oldu. Ancak asıl artçı şoku yaşatan 1980 döneminden sonra Kürt sorununun kendini artık iyiden iyiye dayatmasıydı. 

Aynı sürecin Ermeni meselesinin tartışılması ekseninde de yavaş yavaş başladığını görüyoruz. Bugün Kemalizm’le ve onun yukarıdan aşağıya yarattığı “hakikat rejimi” ile hesaplaşmak, 1915 olaylarını tartışmaktan ve bu olaylar sonucu belleklerden silinen, tarihsizleştirilen, yerinden yurdundan edilip köksüzleştirilen bu halka reva görülen bu eylemle yüzleşmekten geçiyor. Nasıl günümüzde gerçekleşen olayları değişik bakış açılarından yorumlara tabi tutabiliyorsak, tarihi yorumlama alanında da benzeri bir esnekliğe sahip olabilmemiz gerekiyor. 

Tarihsizliğin, yani tarihin günümüzün ayrılmaz parçası haline getirilmesi ve bu vasıtayla güncelin oluşumunun kaçınılmazlığının vurgulanmasının yarattığı temel sorun, bunun retrospektif şekilde yarattığı teleolojik geçmişin ‘mükemmellik’, ‘hatasızlık’, ‘lekesizlik’, benzeri asr-ı saadet dönemini çağrıştıran sıfatlarla gerçeküstü bir karaktere sahip kılınması. Tarihe böyle yaklaşmak ise “tarihin etrafında şekillendirdiği bireyleri insanüstülük mertebesine yükseltirken, ‘devlet’ ilahi bir kuruma, ‘millet’ de adeta bireylerden meydana gelmemiş ve gelmeyen, bir çeşit yaratığa dönüştürülmekte.” Maalesef, Türkiye toplumunun tarihle olan ilişkisi tarihsizlik üzerine kurulu. 

Cumhuriyet’in Osmanlı mirasından radikal bir kopuşu temsil ettiği genel kabul gören bir yaklaşımdır. Ancak, bu yaklaşımı savunan entelektüellerin göremediği veya görmek istemediği şey tarihi süreci kendi akışı içinde ele alarak değerlendirmek yerine her şeyi değişen yeni toplum fikrini desteklemek amacıyla istedikleri asırdan seçtikleri örneklerle zıt kategoriler yaratmaktadırlar. Özellikle inşa edilmiş mitlere, efsanelere ve “yaratılmış” kahramanlar oluşturan; bilinçli olarak unutturulmuş ve hatırlatılması zaruri hikmeti kendinden menkul “gerçeklikler” üzerine kurulu bir muhayyile yaratmaya dayalı milliyetçi paradigmanın etkisini de unutmamak gerekir. Bu kavramsal çerçevenin Ermeni meselesinin “unutturulmuş”, “inşa edilmiş” ve “uydurulmuş” sanal bir geçmişle rezonans halinde olduğunu rahatlıkla iddia edebiliriz. 

Böyle bir tarih bilincinin, algısının ve paradigmasının hegemonyasını kırmaya yönelik atılacak en önemli adım ise “negatif hatırlama” kavramı. Bundan kastım, hatırlamanın geçmişteki acı ve dehşet verici olayların gerisin geri itilmesi, bastırılması olarak değil, tam tersine hatırlanması gerektiği. Zira Alman tarihçi Koselleck’in de altını çizdiği üzere, “negatif hatırlama” düşünülmeyeni düşünmek, söylenmeyeni söylemek, hasılı gerçeği bağırmak anlamına geliyor. Bu toplumda hatırlamanın, empati ve diyalog kültürünün yeşermesi ve toplumsal hücrelerimize nüfuz etmesi bakımından kendini kurban ve mağdurlarla özdeşleştirmesi ve onları anlama yeteneğini geliştirmeye çaba göstermesi bu toplumun iyileşmesinin ilk ve en önemli adımı olarak atılmayı bekliyor.

Antep’e dönersek, bugün Ermenilerin varlığı ve yokluğu toplumsal hafızada ne kadar yer tutuyor? 2000’lerde Ermeni Soykırımı ve Kürt Meselesi’nin nispeten daha rahat tartışıldığı şartlar varken, yüz yıllık inkâr ve unutturma politikalarının Ermenilerin varlığını ve soykırımın izlerini tamamen silmeyi başaramadığı ortaya çıkmıştı. Bugün bu mesele yine konuşul(a)mayan gerçekler arasında mı yer alıyor? 

Antep’te Bey ve/veya Kayacık diye tabir edilen Ermeni mahallesine gittiğinizde Ermenilerin varlığı ve yokluğuna ilişkin bir fikir edinmeniz mümkün. Bugün burada Ermenilere ait haneler, dükkânlar ve kiliseler; kafe, butik otel, işyeri, kültür merkezleri ve şehrin ileri gelenlerinin “restorasyon” yaptırıp içinde oturduğu mekânlara dönüşmüş vaziyette. Şehrin okuryazar takımı ve sosyo-ekonomik olarak refah düzeyi yüksek olan sınıfları birçok inisiyatifler, komisyonlar ve gruplar kurarak Antep’in Türklüğünü ve Ermenilerden nasıl kurtulunduğunu “Antep’in Şanlı Savunması” başlığı altında vaaz eden projelerle meşguller. Bu bile nasıl bir varlık ve yokluk ikileminde olduklarının göstergesi. Zira Ermenilerin şehirdeki varlığına ilişkin herhangi bir anlatı veya alternatif görüş, inşa ettikleri mite gölge düşürecek, hakikat rejimlerini akim kılacak ve kendi geçmişlerinin sorgulanmasına yol açacak gelişmelere gebe. 

 

 

Olmamış bir şeyi inkâr etmezsiniz, sadece görmezden gelebilirsiniz. Yokmuş gibi davranabilirsiniz. Olduğunu, yaşandığını bildiğiniz bir şeyi inkâr ettiğiniz için zaten bu kadar zahmete girişiyorsunuz. Dolayısıyla Antepliler, Antep Ermenileri’nin varlığının farkında. Ancak bunu hatırlamak ve konuşmak istemiyorlar. Zaten Kayacık’taki her taşın Ermenilere ait bir hafızası, dili var. Şehrin, Kevork Avedis Sarafian’a ait 1953 tarihli Ermenice haritasını elime alıp Ermenilere ait 460’a yakın taşınmazın yerlerini tespit ettim. Bu mülklerin günümüze gelene kadarki süreçte kimden kime geçtiğinin tarihini kitabımda uzun uzadıya anlattım. Hatta bu mülklerin tarihçeleriyle ilgili Mustafa Çirkin, Murad Uçaner ve Özgür Özdemir ile birlikte Kültür İçin Alan destekli “Hafızasını Kaybeden Şehir Antep” projesini gerçekleştirdik. İsteyenler ilgili web sitesine bakabilirler: https://memoryofanteb.com/contact-2/ 

“Ermeniler varmış buralarda” 

Meselenin bugün toplumsal hafızada ne derece yer işgal ettiğine ilişkin size kendi başımdan geçen ve kitabın da çıkış noktası olan bir anekdot anlatmak isterim: 

Antep’in temmuz sıcaklarının bastırdığı bir gün bir arkadaşımdan telefon geldi, “Hadi hemen buluşuyoruz atla gel Kayacık’a” dedi. Kayacık o sırada benim için Antep’te bir semt isminden başka bir şey ifade etmiyordu. Zaten nerede olduğunu bile bilmiyordum. Tarif ettiği sokağı buldum ve gördüklerim karşısında şaşkınlıktan adeta yön duygumu kaybetmiş gibi oradan oraya dolandım durdum. Sokaktaki yapılardan ve mekânın atmosferinden kendimi alamadım. Daracık bir sokak, yan yana, karşı karşıya yapılmış mimarlık harikası evler… Görünümleri küçük bir Floransa’yı andırıyordu. Beton yığını yüksek katlı binaların, apartmanların istila ettiği Antep’te böyle bir mimarı harikanın varlığı, sanat tarihinden nasibini almamış biri olarak beni bile büyülemişti. Nihayet Papirüs Kafe’yi buldum. Az önce gördüğüm evlerden biriydi. İçeri gireceğim sırada kafamı kaldırdım ve kapının tepesine oyulmuş olan harflere gözüm takıldı. 

İçeri seğirttim ve gördüğüm manzara karşısında nutkum tutuldu. Geniş bir avlu, sağ ve sol taraflarında merdivenlerle çıkılan iki büyük oda… Odaların eşyalarındaki, dolaplarındaki işçilik muazzamdı. Tavanı Floransa’daki katedrallerin tavanlarını andırır şekilde yüksek ve az önce kapının girişinde gördüğüm harflere benzer şekilde işlenmişti. Eski bir Antep evinde olduğuma kanaat getirmiştim o anda. Bu “cennet yuvası”nın sahibiyle konuşmak ve evin tarihine dair birkaç bilgi kırıntısı almak istedim. Kasanın önünde çayını yudumlayan kafe sahibinin yanına gittim, kendimi tanıttım. Evin tarihine ilişkin aklıma gelen ilk soruyu sordum: “Abi merak ettim de burayı kimden aldınız? Kim varmış sizden önce burada acaba? Etrafta bu şekilde bir sürü şahane ev var ve hepsi kafe olarak işletiliyor.”  Mekânın kendisine babasından kaldığını söyledi. Ben de “Babanızdan önce kim varmış? Ya da babanız kimden satın almış?” sorusunu yönelttim. Tam o anda aramıza keskin bir sessizlik girdi. Bir 10 saniye geçti geçmedi ve adam sanki kendi kendine konuşurmuş gibi “Ermeniler varmış buralarda” dedi. Bu cümleyi duydum ancak hiçbir anlam veremedim. Benim için o anda ve mekânda duymuş olduğum en anlamsız cümleydi. Şaşırıp “Abi, ne Ermenisi yahu! Sen neden bahsediyorsun? Antep’te Ermeniler mi varmış?” diye sordum, Papirüs’ün sahibi “Evet varmış” dedi. “Peki onlara ne olmuş, neredeler?” diye tekrar sordum, “Gitmişler” diye cevap verdi. Ben de dayanamayıp “Ha gitmişler, burayı da, buraları da sizlere mi bırakmışlar” deyip gerisin geri dönüp gitmiştim.

Sonra yapının zamanında Antep’in en zengin, hayırsever, eğitime büyük önem veren, asil ve görgülü ailelerinden (Kara) Nazar Nazaretyan’a ait olduğunu öğrendim. Oğullarının ve torunlarının doğduğu bu evde üç nesil yaşadıkları bilgisine vakıf oldum. Kapısını üstünde dikkatimi çeken o yazıların Ermenice harfler olduğunu ve evi yaptıran Kara Nazar Ağa’nın soyisminin kazındığını idrak ettim. 1915’te bir yaşında olan ve ailesi birlikte tehcir edilen Nazaretyan ailesinin en küçük torunu Helen’in kızı ile tanıştım. 

O yüzden orası benim için artık Papirüs Kafe değil. Orası benim için Kara Nazar Ağa’nın evi. Nazaretyanların evi. Onun için çevredeki diğer yerler de benim için Barsumyanların, Peranyanların, Aşçıyanların, Kıraçyanların, Leylekyanların, Cebeciyanların ve Karamanukyanların evi. Adalet yerini bulana kadar da öyle kalacak. Zira Papirüs’ün kapısının üstünde hala Ermenice harflerle Nazar Ağa yazıyor. Ve en azından o kafeye gelenler artık bunun farkında yani aslında kimin mekânına geldiklerinin…

Kudüs’te, Van Leer Enstitüsü’nde çalışmalarınıza devam ediyorsunuz. Yahudi Soykırımı’nı çalışan birçok tarihçinin Ermeni Soykırımı’nı soykırım olarak tanımlamak konusunda çekinceleri olmuştur. Bu durum değişti mi? 

Yahudi Soykırımı, “Soykırım Çalışmaları” ve “Kitlesel Şiddet Literatürü” içinde uzun bir dönem eşi benzeri görülmemiş, biricik ve tek bir “olay”, adeta ilgili alanın kurucu soykırımı olarak çalışıldı. Bu olayın tarihte vuku bulmuş diğer kitlesel katliamlar, etnik temizlikler ve soykırımlarla karşılaştırılamayacağı, bu vakaların ancak ve ancak Holokost’a yakın örüntüler içerdiği ölçüde soykırım tanımının kapsamına girebileceği görüşü hâkim paradigmaydı. Ancak 1990’ların sonuna doğru bu durum değişti, eleştirel ve revizyonist tarihçilerin bilhassa “yerleşimci sömürgecilik” kavramı üzerinden Avrupa İmparatorluklarının Afrika’da otokton halklara, Avustralya’da aborjinlere ve Amerika’da yerlilere yönelik kolonyal ve imha edici siyasaların gündeme getirilmesiyle birlikte yeni bir paradigma ortaya çıktı. Buna göre Yahudi Soykırımı pekala bu vakalarla karşılaştırabilirdi. 

Gerek kitlesel şiddet ve soykırım gerekse Shoah ile ilgili literatürde bugün Osmanlı Ermenileri’nin 1915-1918 arası dönemde başlarına gelen felaketin soykırım olarak tanımlanması ve tanınması hususunda herhangi bir ihtilafın olmadığını rahatlıkla söyleyebilirim. Hatta, Ermeni soykırımı ve bunun değişik veçhelerini, Holokost dâhil diğer soykırımlarla karşılaştırmalı değerlendiren çalışmalar da mevcut. Karşılaştırmalı yaklaşımlar bize Ermeni Soykırımı özelinde sıradan failleri harekete geçiren güdüleri, motivasyonları anlamamız açısından önemli metodolojik araçlar ve perspektifler sağlıyor. Bu sayede faillerin soykırım sürecindeki gündelik hayat pratiklerine de odaklanmış oluyoruz. Diğer soykırım olaylarıyla karşılaştırıldığında, Ermeni Soykırımı’nın mikro ölçekte yeterince çalışılmadığını düşünüyorum. Yani olayın gerçekleştiği mahallerde nasıl husule geldiği; soykırıma cevaz veren, onu mümkün kılan unsurların nasıl temayüz ettiği; soykırım yapmaya karar verenleri bu noktaya getiren motivasyonların ve süreçlerin neler olduğu ve Osmanlı Ermenilerinin başına bunlar gelirken Çarlık Rusya’sında ve Avusturya-Macaristan gibi imparatorlukların bünyesinde bulunan farklı etnik gruplara uygulanan şiddet politikalarının aynı iklimden beslenip beslenmediğinin karşılaştırmalı bir gözle analizi gibi çeşitli konular hala araştırılmayı bekliyor. 

---


Ümit Kurt ODTÜ’te lisans ve Sabancı’da yüksek lisans eğitiminin ardından 2016’da Clark Üniversitesi Tarih Bölümü’nde doktorasını tamamladı. Ermeni Soykırımı, mikro/yerel tarih, modern Türk milliyetçiliği ve kolektif şiddet gibi konularda yerli ve uluslararası birçok dergi ve kitapta makaleleri yayımlandı. İletişim Yayınları’ndan “Türk’ün Büyük Biçare Irkı”: Türk Yurdu’nda Milliyetçiliğin Esasları (1911-1916) ve Kanunların Ruhu: Emval-i Metruke Kanunlarında Soykırımın İzini Sürmek (Taner Akçam ile birlikte) kitapları yayımlandı. Kıyam ve Kıtal: Osmanlı’dan Cumhuriyet’e Kolektif Şiddet (Tarih Vakfı Yurt Yayınları’ndan Güney Çeğin ile birlikte) ve Türkiye’de Tarih ve Tarihçilik: Kavramlar ve Pratikler (Heretik Yayınları’ndan Doğan Gürpınar ile birlikte) isimli kitapları derledi ve Ermeniceden Türkçeye ve İngilizceye kitaplar tercüme etti. 2016-2017’de Harvard Üniversitesi’ne bağlı Ortadoğu Çalışmaları Merkezi’nde doktora sonrası araştırmacı olarak bulunmasının ardından Kurt, halen The Van Leer Jerusalem Institute bağlı Polonsky Academy’de araştırmacı olarak çalışmakta ve Hebrew University of Jerusalem’de dersler vermektedir.