Kaderi ‘Fotoğraf Kaldırmak’ Olan Kadınlar

eucake1

on5yirmi5 – Emine Uçak 

“Oraya gidip fotoğraflarımızı kaldırıyoruz. Şimdi ben böyle anlatıyorum ya, bazen başkalarını dinleyince insanın içi kaldıramıyor yani. İnsanın içi daha çok yanıyor. Onları dinleyince yüreğime bir ağrı giriyor, ‘yeter artık anlatmayın’ diyorum. Yüreğime ağrı giriyor, ‘düşeceğim’ diyorum. Aklıma gelince bile yüzümün rengi gidiyor.”

“Bir gün gitmesem, mesela bir şey çıksa ve gitmesem kötü oluyorum. Fotoğrafımız evde kalmasın diyorum. Fotoğrafı göndereyim diyorum”

“Fotoğrafı kaldırmak” sadece bir eylem değil. Eşleri, kardeşleri, çocukları yok edilen kadınların hem kaybettiklerini hem de kendilerini ‘var’ etme biçimi uzun zamandır. Bugünlerde çocukları kaçırılan onlarca anne birbiri ardına ‘fotoğraf’ kaldırıyor. Kuşkusuz bu çatışmasız geçen bir buçuk yılın kazanımı. Annelerin çocuklarının dirisine de sahip çıkması toplumsal olarak giderek normalleştiğimizin bir göstergesi. Ancak çocuk yaştakilerin süreç devam ederken ‘dağdan’  başka bir yol göremeyişi veya buna zorlanışı; hem müzakereyi sürdüren tarafların hem de hepimizin üzerinde düşünmemiz gereken önemli bir konu.

Evlatları kaçırılan annelere duyarlılık göstermeyi; cumartesi annelerinin karşıtlığı üzerinden yapan aklı kabul etmemiz ise mümkün değil. Cumartesi anneleri yıllarca tek başınaydı halen birkaç STK’yı saymazsak öyleler.

Hakikat Hafıza Adalet Merkezi’nin hazırladığı “Fotoğrafı Kaldırmak” Eşi Zorla Kaybedilen Kadınların Deneyimleri Raporu tam da bu günlere denk geldi. 90’lı yıllarda eşleri kaybedilen 33 kadınla yapılan görüşmelerden hazırlanan rapor; çatışmanın en ağır kurbanının kadınlar olduğunu bir kez daha ortaya koyuyor.Barış İçin Kadın Girişimi’nin de sık sık vurguladığı gibi barışın kalıcılığı bu ağır bedeli yaşayan kadınların sürece doğrudan katılımıyla mümkün.

Kaybettiklerinin acısının yanı sıra onların ardından maruz kaldıkları tüm sıkıntıların üstesinden gelmeye çalışmışlar hem de kayıplarının peşine düşmüşler. Ölümden daha zor bir durum kaybetme. Ölüyü gömme geleneğini boşlukta bırakarak geride kalanlar için sürdürülemez bir hayat bırakıyor:

“Aradan 25 yıl geçti. Belki de onu unuturdum. Yeni her insan gibi ‘O da öldü’ derdim. Onun mezarının başına giderdim. Allahım’a ben bu eve geldim. Komsunun bir köpeği vardı. Ne zaman havlasa hemen dışarı çıkıyordum. Belki de diyordum belki sağdır belki öldürmemişlerdir belki hapiste bir yerdedir belki de onu bırakmışlardır.”

Öldürülen birinin bedenini ailesine vermemek onu aynı zamanda yas tutmaktan da alıkoymak demek. Aile, kaybedilenin geri geleceğine inanmasa da umutlu bir bekleyiş ile yas süreci arasında boşlukta kalıyor.

“Mesela her gün gözümüz kemiklerde nerede kemik çıkarsa belki bizimkiler de çıkar diyoruz. Mesela bazı insanlar da var gözleri hapislerde. Otuz yıl hapiste olacak bitecek diyorlar ya hani valla belki bir yerde bazı kemikler çıkar da bizimkiler de çıkar diyoruz”

Zorla kaybetmeler genelde aynı şekilde gerçekleşiyor. Sivil veya üniformalı devlet görevlileri, ev veya sokak baskınlarında bazen de bizzat kuruma çağırarak birini yok ediyor ve bir daha haber alınamıyor. Kadınların anlatımında bunun nasıl yıkıcı bir sonucu olduğunu günlük hayatı nasıl darmadağın ettiğini daha iyi hissetmek mümkün. “Sabah namazına yeni kalkmıştık, çocuğu emziriyordum, harmanı yeni kaldırmıştık” vs. Malan Barkirin kitabını hazırlarken de deneyimlemiştik bunu; kadınlar günlük hayatın detaylarını daha iyi anlatıyor.

“Bir gün baktım evimize baskın yaptılar. Akşam üzeriydi. Avluda keçilerimiz vardı. Onların sütünü sağıyordum. Baktım askerler bize baskın yaptılar, evin etrafını sardılar… Eşyalarımızın yataklarımızın, çullarımızın üzerine geldiler. Fakirdik çullarımız, yataklarımız eskiydi, onların üzerine baskın yaptılar. Hepsini çiğnediler. Hepsini kirlettiler. ‘Nedir babam dedik bizimle meseleniz nedir.’ O karakola kadar gelsin dediler”

Anlatılarda kadınların kayıplarının peşine düşmekten alı koyan sebeplerin başında Türkçe bilmemek yani Kürtçe dışında bir dil konuşamamak olduğu da dile getiriliyor.

“Kızım benim Türkçem yoktu. Ne zaman Kürtçe konuşsam ‘sus’ diyorlardı sen sadece Kürtçe biliyorsun diyorlardı. Yani dilim olsaydı o zaman ‘hadi Ya Allah’ derdim ‘ya beni öldürürsünüz ‘ya da. Ama dilim yoktu”

Yine yaş, sosyal konum, politik tutum ve ekonomik durumların hak arayışında bulunmayı etkilediğine de yer verilmiş. Bu ayrı bir dert daha ekliyor kadınların boynuna. Vicdan azabı ve suçluluk duygusu.

“Ya karısı ya da annesi mahkemeye gelsin demişler ben gitmedim bebeğim küçüktü gitmedim o gitmesin dediler gençtir, giderse ne olur ne olmaz gitmesin dediler kendine dert eder gitmesin beni göndermediler o ve kaynanam gitti.”

“Hamile olmasaydım çocuklarım perişan öyle kalmasaydı Ankara’ya kadar giderdim. Beni de oralarda öldürselerdi. Ama vallahi çaresizdim. Gitseydim de evimden çocuklarımı alır bir çıkura atarlardı. Allahım’a gelir belki de evimi barkımı ateşe verirlerdi.”

Kardeşin, akrabanın, çocuğun kaybedilmesi de yıkıcı kadın için. Ancak eşinin kaybedilmesi bütün bunlardan daha bir ağır sonuç oluşturuyor kadınlık dünyasında; ‘duvarsız kalıyor’.

“En zor olanı insanın evinin viran olmasıdır. İnsanın eşinin gitmesi insanın oğlunun gitmesinden daha büyük oluyor. İnsanın kardeşinin gitmesinden daha büyük oluyor. İnsanın evinin acısı her şeyden büyük oluyor. İnsan duvarsız kalıyor. İnsan başkalarının yanında kıymetsiz kalıyor. Yani insanın duvarı olmayınca…”

Başta Başbakan olmak üzere bütün ülkenin eylemlerine destek verdiği annelerin aksine aynı acıyı yaşayan hemcinslerinden başka kimsenin yanlarında olmadığı kadınlar bunlar. İHD başta olmak üzere STK’ların desteğini göz ardı etmemek lazım. Ağır ihlallerin herkese değdiği yıllardan, 90’lardan bahsediyoruz.

“O zamanlar olumlu hiçbir şey yoktu. Dünya öyleydi ki insanlar ‘biz varız’ demeye bile korkuyordu. Yangın yeriydi insanların hayatının değeri bir soğan başı kadar yoktu. Bu kaybedilen insanların çoğu o zaman kaybedildi.”

“Herkes bir başına gitmişti. Kimse aynı yerde bir araya gelemiyordu. Herkes kendi kahrıyla baş başa kalmıştı. Ölene kadar bir parçasını bulmak kimliğini bulmak, kemiklerini bulmak için.”

Hafıza Merkezi’nin daha önce hazırladığı zorla kaybetmeler veri tabanından kayıpların en çok 1994 yılında yaşandığını öğrenmiştik. Ve ne yazık ki davalar sonuçlanmazsa bu yılın sonunda o yıllarda yaşanan birçok olay zaman aşımına uğrayacak.

Barış sürecinin kalıcılığı geçmişte yaşananların açığa çıkması, kaybedilenlerin akıbetinin belirlenmesi ve suçluların geç de olsa cezalandırılmasıyla mümkün. Böylece bu ağır yükü yıllardır ‘fotoğraf kaldırarak’ taşımaya çalışan kadınlar artık kendi sorunlarını konuşmaya başlayabilir.