Pınar Öğünç, Gülşah Kurt Söyleşisi

Diken – Pınar Öğünç

Dr. Gülşah Kurt: Bunlar dudak uçuklatan düzenlemeler; güvenlik devletine gidiyoruz.

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi, ‘Cezasızlık Sorunu: Soruşturma Süreci’ başlıklı yeni bir rapor yayımladı. Galatasaray Üniversitesi Hukuk Fakültesi öğretim üyesi Dr. Gülşah Kurt’un kaleme aldığı rapor, Türkiye’nin kadim devlet geleneği  ‘cezasızlık’sorununu ağır insan hakkı ihlallerinin soruşturma süreçleri üzerinden ele alıyor, mevzuata dair tespit ve önerilerde bulunuyor.

Mahkumiyet oranı yüzde BİR

JİTEM, MİT, Özel Kuvvetler Komutanlığı’na bağlı polisler, itirafçılar ve korucular olmak üzere beş grup devlet görevlisi veya paramiliter güçle ilgili 253 zorla kaybedilen kişi hakkındaki soruşturma/kovuşturma verilerinden yola çıkılarak bazı sonuçlara ulaşılıyor.

Tahmin edebileceğimiz hakikatler rakamlara dökülünce çok daha vurucu. Bir kere dosya ortalaması alındığında 19 yıl dokuz ay çıkıyor. Zamanaşımının 20 yıl olduğunu hatırlatalım. Bu süreye rağmen dosyaların tam yüzde 69’u karar verilmeksizin hâlâ soruşturma savcılığında. Sadece yüzde 17’si hakkında dava açılmış ve bunun içinden de mahkumiyet oranı yüzde BİR.

Diğer yandan aynı dosyaların 116’sı AİHM incelemesinden geçmiş ve yüzde 87’sinde Türkiye’nin sorumluluğu saptanmış.

Tüm bunları Cumartesi Anneleri’nin zorla kaybetmeler ve faili meçhuller konusunda adalet taleplerinin 500. haftasında konuşmak daha da anlamlı.

fotograf-3

Kasımda kitapçılarda

Hakikat Adalet Hafıza Merkezi’nin bu raporu, daha evvelki‘Konuşulmayan Gerçek: Zorla Kaybetmeler’, ‘Zorla Kaybetmeler ve Yargının Tutumu’, ‘Fotoğrafı Kaldırmak: Eşi Zorla Kaybedlien Kadınların Deneyimleri’ raporlarıyla birlikte önümüzdeki ay kitapçılarda olacak.

Dr. Gülşah Kurt’la raporu konuştuk.

Raporun girişinde sizi dahi şaşırtan, kabulü zor bir manzara çıktığından söz ediyorsunuz. Neden?

Bu ülkede bir cezasızlık kültürü olduğunu, devlet nezdinde uzun zamandır miras gibi aktarıldığını ve bunu bozmanın zor olduğunu görmek mümkündü. Ama bu kadar yerleşik olduğunu fark etmek…

Mevzuat çalışması yaptığınızda bazı hükümlerin cezasızlığa zemin yaratmak üzere uzun zamandır orada bulunduğunu, yaşanan pek çok olaya, davaya karşın değiştirmek için hiçbir iradenin çıkmayışını net görüyorsunuz. Örneğin zamanaşımı. Özellikle 90’lardan itibaren zorla kaybetmelerin Doğu ve Güneydoğu’da adeta bir politika olarak uygulandığını biliyoruz. Fakat Ceza Kanunu’na baktığınızda insanlığa karşı suçlar arasında zorla kaybetme yok. Zamanaşımının insanlığa karşı suçlar bakımından işlememesi kuralına zorla kaybedilmenin dahil edilmesi siyasi iradeye bakar.

Özellikle 90’larda Kürt illerinde sistematikleşen zorla kaybetmeler, faili meçhul cinayetler söz konusu olduğunda mevcut hükümet hep bunları döneminden azade tutan bir dil kullandı. Devlet unsurlarınca işlenmiş cinayetlerde elbette iktidar mühim fakat AK Parti döneminde süren JİTEM, Temizöz, Ergenekon davalarını düşününce bunların yargılandığı süreçteki tavrı bir siyasi iktidara bu suçlara dair nasıl bir mesuliyet yükler? “Hiçbiri bizim zamanımızda işlenmedi” savunması nereye kadar yeter?

Bir kere “Dönemimizde faili meçhul işlenmemiştir” söylemini doğru bulmuyorum. Bana inanmasanız bile Adalet Bakanlığı istatistiklerinde faili meçhul dosyaların devam ettiğini görebilirsiniz. Faili meçhul suçu belli bir siyasi kategoriyle sınıflandırmıyorsak bu yanlış. Yapıyorsak da Hrant Dink vakası var, daha yeni öldürülen gazeteci Kadri Bağdu var.

Diğer yandan 90’larla ilişkili zorla kaybetme, yargısız infazlarla ilgili Susurluk, Şemdinli, Ergenekon gibi davalar, hakikate ulaşmak açısından hükümetin ve de toplumun eline iyi fırsatlar sunduğu halde değerlendirilemedi.

Cezasızlığı doğuran nedenleri ortadan kaldırmamak sadece cezasızlığı üretmeye yarar. Bu adalet arayışının gerçekleşememesi, örneğin bugün toplumsal olaylarda polisin eylemleri sonucu olan ölüm ve yaralama olaylarında adalete ulaşamamayı getiriyor. Ethem Sarısülük, Berkin Elvan vakalarını düşünelim, soruşturmada o kadar az ilerlenebilmiş ki. Bu kadar toplumsal baskıya rağmen gıdım gıdım…

‘Evet, sıkıntılar var ama mevzuat tüm bunlara tek engeldir’ de diyemeyiz. Dolayısıyla yasaların değişmesiyle de çözülmeyecek. Hem yargı makamlarının hem de iktidarın isteksizliği önemli.

“Türkiye’de yargı ne zaman bağımsızdı ki”, “Devlet ne zaman hesap verdi ki bugün versin” gibi aslında bizi yapıcı hiçbir yere götürmeyen argümanlar var. Evet öyle. Yine de pratiğe ve mevzuat değişikliklerine baktığınızda bu döneme has özellikler görüyor musunuz?

Evet. Örneğin 2010’daki referandum sonucu yapılan anayasa değişikliklerinde birçok insan HSYK’nın daha bağımsız hale gelmesi gibi saiklerle oy kullandı. Şu an içinde bulunduğumuz durumsa bunun tam tersi.

Bir derbi havasında giden son HSYK seçimlerinden sonra bu raporu kıvırıp çöpe atmayı falan düşünmediniz mi? Uzun uzun hakimlerin, savcıların seçim ve atama kriterlerinin tarafsızlık ve bağımsızlık açısından önemini anlatıyorsunuz, ‘HSYK’yı hükümet kazandı’ diye haber çıkıyor.

Aynen öyle. Çözüm için önerilecek çok şey var. Öncelikle hakimlerin ve savcıların özlük hakları, atanmaları, disiplin işleri konularını Adalet Bakanlığı etkisinden uzak tutmamız gerekiyor.

Aynı zamanda algı ve zihniyet sorunumuz var. Diyelim bağımsız oldular, tarafsızlık gibi başka bir sorun ortaya çıkıyor. Fakat tarafsızlık, asgari düzeyde bağımsızlıktan konuşabildiğimizde bir olasılık haline gelir.

Çok anormal hukuk uygulamalarına tepkimiz bile bir miktar kanıksama içermiyor mu sizce? “Böyle bir şey hukuk devletinde olmaz” dediğinizde mesela aklınıza ilk gelen ne oluyor?

Kesinlikle böyle bir kanıksama var, algılarımızın normal ayarları değişti. O kadar çok şey var ki. En son polisin yetkilerini artıran kanun değişikliği örneğin…

Hemen araya gireyim, örnek verilen Alman polisinin ‘makul şüphe’siyle, öngörülen arasında nasıl bir fark var?

Çok büyük bir farktan söz ediyoruz. Makul şüphe objektif ve yeterli koruma içeren bir kavram. Aynı zamanda AİHM içtihatlarında da kullanılır. Suç işlendiğine dair şüphenin izlenime değil, objektif olgulara, bilgilere dayandırılması gerekir.

Alman sistemi daha otoriter görünebilecek bir mevzuata sahip olabilir ama uygulama farklı. Çünkü bireysel özgürlükler çok güçlü. Anayasa Mahkemesi kararlarında sistemin bireysel özgürlükleri, insan haklarını, hukukun üstünlüğünü gözeten biçimde işletildiğini görüyorsunuz. Bizde böyle bir koruyucu yapı yok.

Neticede bu uygulama geçmişi ve mevzuatın tanıdığı olanaklarla ‘makul’ bir şey beklememize yol açacak bir veri var mı?

Çok zor. Bir kere kolluğun üzerinde soruşturmaya, yargılanmaya, cezalandırılmaya, hatta ceza verilse dahi bunun uygulamasına dair ciddi bir koruyucu zırh var. Bu başka türlü davranma cüretini ortaya çıkarıyor. Buna güç veren siyasi söylemler de var.

2007’deki Polis Vazife ve Selahiyet Kanunu (PSVK) değişiklikleri bence milat gibidir. Çünkü şu anki PVSK, o değişikliklerin sonucu. O da neden yapılmıştı? Hemen öncesinde uyum yasalarıyla birlikte gelen anayasa değişikliklerinden polisin rahatsız olduğuna dair haberler hatırlıyorum. Alenen “Bütün yetkilerimizi aldınız, bizden korkan kalmadı” gibi cümleler edilmişti, arşivlerde bulunur. 2007’deki değişiklikler bunun üzerine yapıldı.

Devletlerin istihbarat faaliyetleri potansiyel olarak karanlık alanlar içeriyor. Fakat son yasayla MİT’in resmiyete dökülmüş yetki ve sorumluluk alanı bize ne söylüyor?

Evet, istihbarat alanımız hep sorunluydu, herhangi bir devletin sorunlu olmaması da kolay değil. Ama hiç bu kadar denetimsiz, kendinden menkul de olmamıştı.

Kendi içindeki personelinin dahi soruşturma açılması hakkında MİT müsteşarının karar verebildiği, müsteşarın da neredeyse sadece başbakana karşı sorumlu olduğu bir sistemden söz ediyoruz.

Zaten kamu görevlilerinin yargılanması konusunda bağımsız ve tarafsız işlemeyen bir sistem var ama MİT’teki durum çok aykırı. Alenen MİT yetkililerine sahte belge düzenleme yetkisi veriliyor. Dudak uçuklatan düzenlemeler bunlar.

Bu raporda sıkça cezasızlığın bir kültür olduğundan söz ediyorsunuz. Tamam benzer haller her daim vardı ama farklı devlet organlarında yerleşikleştirilen bir ‘keyfiyet kültürü’nden de söz edebilir miyiz? Daha az şeffaf, daha az sorumlu…

Bu doğru bir tespit. Yargı denetiminin ve zaten kamuoyu denetiminin istenmediği çok net. Otoriterleşmeye doğru gidişimizi artık söylemeye gerek duymaz hale geldik.

Aynı zamanda güvenlik devletine doğru da gidiyoruz. Bireylerin özgürlük alanlarının neredeyse yok sayıldığı, önce kendi güvenliğine odaklanan bir devlet anlayışı bu. Cezasızlık meselesinin de beslemesiyle, adalete inancımız giderek azaldı, hukuka, yasaya da güvenimiz kalmadı.

Güvenlik devletleri ne kadar sürdürülebilirdir?

Bu tür sistemlerin yarattığı patlamaya dair birçok örnek biliyoruz. Devamı için umutlu bir tablo çizemesem de Gezi’deki toplumsal muhalefet buna karşı da bir tepkinin yoğunlaştığının göstergesiydi.

Gezi bir yandan bu güvenlik devletinin kalkanlarını daha da güçlendirmesine neden oldu.

Benim bunun da bir şekilde antitezini doğuracağına dair ümitlerim var. Böyle de olması gerekir.

 Not: ‘Cezasızlık Sorunu: Soruşturma Süreci’ni şu linkten indirebilirsiniz.