
Hafıza Merkezi'nin Hukuk Çalışmaları ekibinden Esma Yaşar, güncel gelişmeler ışığında Gülistan Doku dosyasına ilişkin görüşümüzü içeren bir yazı kaleme aldı. Hukuk çalışmalarını TOHAV bünyesinde de devam ettiren Yaşar'ın bu konuda JinNews'e verdiği röportaja buradan ulaşabilirsiniz.
2020'den bu yana Gülistan Doku'nun nerede olduğunu bilmiyoruz. Altı yıldır. Adalet Bakanı Akın Gürlek geçtiğimiz günlerde, "Gülistan Doku soruşturması gibi toplum vicdanında derin iz bırakan" faili meçhul olayların aydınlatılması için Adalet Bakanlığı bünyesinde yeni birimler kurulduğunu açıkladı; bu birimler arasında Faili Meçhul Suçları Araştırma Daire Başkanlığı da yer alıyor. Ardından bu daire başkanlığı aracılığıyla 75 ildeki 638 dosya ve 693 maktule ilişkin kapsamlı bir inceleme sürecinin başlatıldığını duyurdu.
Türkiye’de faili meçhul suçlardan, cezasızlıktan söz açılınca 90’lardaki zorla kaybetme ve yargısız infaz olayları ilk akla gelen olaylar arasında. Faili meçhul suçlarla mücadelenin yalnızca kadına veya çocuğa yönelik suçları değil, devlet görevlileri eliyle gerçekleşen ağır ihlalleri de kapsaması bu yüzden bir tercih değil, bir zorunluluk olarak görülmeli.
Hafıza Merkezi olarak 90’lardaki zorla kaybetme ve yargısız infazlardan 2000’lerdeki yaşam hakkı ihlallerine uzanan çalışmalarımız, Türkiye’de cezasızlığın arızi değil yapısal bir sorun olduğunu bütünlüklü bir şekilde ortaya koyuyor. Bu çerçevede yeni birimlerin kurulması, bir ilerleme işareti gibi görünse de, şimdiye kadar etkili yargı süreçlerinin işletilemediğinin de dolaylı bir kabulü, sistemin yetersizliğinin bir nevi itirafı.
Geçtiğimiz günlerde Gülistan Doku soruşturması kapsamında dönemin Tunceli valisi, valinin oğlu ve yakın koruması, Tunceli Devlet Hastanesi başhekimi, o dönem Tunceli’de görevli bir polis ile İl Özel İdaresi çalışanı bir kişi dahil birçok şüpheli tutuklandı. Bu tutuklamalar ne yazık ki Gülistan Doku’nun kaybedilmesinin üzerinden altı yıl geçtikten sonra mümkün olabildi. Üstelik emniyet birimleri ile devlet bürokrasisi içinde yer alan bu kişiler delilleri karartmakla suçlanıyor. Bu tablo, Türkiye’deki cezasızlığın nasıl işlediğini bir kez daha gözler önüne serdi.
Türkiye'de cezasızlık, devlet görevlilerinin ağır ihlallerden sorumlu tutulmadığı her olayda biraz daha derinleşip süreklilik kazanıyor. Bu sorunun iki boyutu var. Bunlardan biri hukuki; yani yasalar ya uygulanmıyor ya da yetersiz kalıyor. Diğeri ise daha derin ve dirençli. Yargı dünyası mağdurları değil devlet görevlilerini koruma refleksine sahip ve bu refleks bir istisna değil, sistemin olağan işleyişi.
Devletin, yaşam hakkı ihlallerini soruşturma yükümlülüğü hem ulusal hem uluslararası hukuktan doğuyor. Bu yükümlülük, devlet görevlilerinin şüpheli olduğu dosyalarda daha da kritik, çünkü tam da bu dosyalarda soruşturmanın bağımsızlığını sağlamak daha büyük bir zorluk. Delillerin eksiksiz toplanması ve faillerin tespit edilmesi ancak soruşturmayı yürütenlerin olaya karışanlardan gerçek anlamda bağımsız olmasıyla mümkün. Türkiye'de ise devlet görevlilerinin şüpheli olduğu dosyalarda soruşturma çoğu zaman soruşturulması gerekenlerin yakın çevresince yürütülüyor. Yani anahtarı elinde tutanlar, kapıyı kapalı tutmaktan çıkar sağlıyorlar.
Gülistan Doku dosyasında dönemin Tunceli valisi, delilleri yok etme, gizleme ve değiştirme suçlamasıyla tutuklandı. Yani soruşturmanın başından beri orada olan, devlet otoritesini temsil eden kişi, aynı zamanda soruşturmanın en büyük engeliydi. Bu bir istisna değil; devlet görevlilerinin şüpheli olduğu dosyalarda deliller çoğunlukla aynı kurumun içinden toplanıyor. Yani toplanmıyor veya elde edilen deliller yok edilebiliyor, böylece failler görünmez kalmaya devam ediyor.
Cezasızlığın son yıllarda artan bir şekilde gözlemlediğimiz bir başka boyutu da mağdurlar ve ailelerinin hedef alınması. Gülistan Doku davasında da benzer şekilde, güvenlik odaklı, aileyi ve yakınları itibarsızlaştıran siyasi ve idari açıklamara şahit olduk. Bu açıklamalar yalnızca kamunun etkili soruşturma yükümlülüğünü gölgelemiyor, aynı zamanda adalete erişmek isteyen herkese dolaylı bir uyarı gönderiyor; "İtiraz edersen sen de hedef olursun."
Gülistan Doku dosyasında yıllar süren sessizliğin ardından bugün bir kıpırdanma yaşanmasının arkasında siyasi hesapların olup olmadığını bilmiyoruz. Ama şunu biliyoruz: bir kapı aralandı. Ve bu kapının nereye açıldığı, atılan adımların gerçekten bağımsız ve etkili bir soruşturma pratiğine dönüşüp dönüşmeyeceğine bağlı.
Hafıza Merkezi olarak 90'lardaki zorla kaybetmelerden 2000'lerdeki yaşam hakkı ihlallerine, yıllardır devlet görevlilerinin dahli olan ağır ihlalleri takip ediyoruz. Beklenti ve talebimiz, Gülistan Doku dosyasında bugün atılan adımların, yalnızca bu dosyayla sınırlı kalmayıp devlet görevlilerinin sorumluluğunun bulunduğu tüm faili meçhul suçları kapsayan, gerçekten bağımsız ve etkili bir soruşturma pratiğine dönüşmesi. Bu bir temenni değil, hukuk devletinin asgari gerekliliği.
Kapının gerçekten açılabilmesi için ise anahtarın el değiştirmesi gerekiyor. Raporlarımız bunun gerektirdiklerini net biçimde ortaya koyuyor: şikayet ve soruşturmaların, şüphelilerin bağlı bulunduğu teşkilatlardan ve yürütme organından tamamen bağımsız mekanizmalar tarafından yürütülmesi; adli ve idari kolluğun birbirinden ayrı teşkilatlar olarak düzenlenmesi; savcılık bağımsızlığının güvence altına alınması. Bunlar gerçekleştirmesi güç, karmaşık reformlar değil; soruşturmanın kimin elinde olduğunu belirleyen, dolayısıyla cezasızlığı mümkün kılan ya da engelleyen yapısal tercihler.
Bu değişimi talep etmek hepimizin elinde.