Kadın hareketi ile LGBTİ hareketini ayırmaya çalışıyorlar ama bu mümkün değil

Hafıza Merkezi ile Heinrich Böll Stiftung tarafından yürütülen Haklara Destek hibe projesinden 48 örgüt yararlanıyor. Haklar yelpazesinin her alanında faaliyet gösteren bu kurumları tanıtmak, faaliyet alanları hakkında görüşlerini duymak üzere bir söyleşiler dizisine başlıyoruz. İlk konuğumuz, seks işçilerinin maruz kaldığı hak ihlalleri üzerine çalışan Kırmızı Şemsiye Cinsel Sağlık ve İnsan Hakları Derneği’nden avukat Evrim Demirtaş oldu. 

Söyleşi: Banu Tuna

Kırmızı Şemsiye’nin ana çalışma alanı seks işçilerinin maruz kaldıkları hak ihlalleri. Ancak ülkenin gündemi sadece kendi belirlediğimiz konularla, alanlarla ilgilenmemize izin vermiyor. Şu sıralar gündem -İstanbul Sözleşmesi ve LGBTİ+’lere yönelik artan nefret söylemi bağlamında- Kırmızı Şemsiye’yi de ana çalışma alanından alıkoyuyor mu veya yeni çalışma alanları dayatıyor mu?

Kırmızı Şemsiye Derneği’nin amacı,  Türkiye’deki savunmasız ve dezavantajlı toplumsal gruplar içerisinde yer alan seks çalışanlarının cinsel sağlık ve insan hakları merkezli sorunlarını gündeme taşımak, bu sorunlara yönelik çözüm önerileri geliştirmek ve yetkililer nezdinde toplumsal cinsiyet eşitliği, adalete erişim, sosyal politikaların geliştirilmesi, kamu sağlığı, ayrımcılık ve nefret suçları ile mücadele ve benzeri diğer konularda savunuculuk çalışmaları yapmak niyetiyle projeler geliştirmek. Kurulduğu tarihten bu yana seks işçilerinin maruz kaldığı şiddet, ayrımcılık ve damgalamaya karşı mücadele yürütüyor; hakları konusunda onları bilgilendiriyor. 

Seks işçilerinin hukuki açıdan varlıkları meşru, devlet tarafından yasalarca tanınıyor olsa da toplumun geneli ya da yürütmeye bağlı kolluk bu durumun farkında değil. Burada suçlu kolluk ya da toplumun geneli değil elbette, yasa koyucular ve yasaların nasıl uygulanacağına dair talimat verenler. Örneğin TCK’nın 227. Maddesinde; fuhuş (kanun maddesinde bu şekilde geçiyor) suç olmamasına rağmen, maddenin başlığı bu fiilin suç olarak anlaşılmasına sebep oluyor. Oysa madde metninde, her ne kadar bu da eleştiriye açık olsa da fuhuş yapan kişinin yani seks işçisinin mağdur kabul edildiği görülür. Kırmızı Şemsiye Derneği bu bakış açısını da eleştiriyor, çünkü seks işçiliğini cinsel istismar, insan ticareti ya da kadın bedeni sömürüsünden ayıran anahtar kelimelerden en önemlisi rızadır. Kişiler kendi istekleriyle seks işçiliği yapabilirler ve mesleklerini icra etmede birbirinden farklı motivasyonları olabilir. Tam bu noktada çok keskin bir çizgiyle insan ticaretinden, göçmen kaçakçılığından ve cinsel dokunulmazlığa karşı suçlardan ayrılır. 

Çoğunlukla insan ticareti mağdurları da seks işçisi olarak algılanıyor ya da erkek seks işçilerinin olmadığı düşünülüyor. Bu da kadın bedeninin sömürüsü tartışmalarını artırıyor ve meselenin olması gerektiği şekilde tartışılmasını engelliyor. Seks işçilerinin maruz kaldığı şiddeti önlemek ya da damgalanmalarının önüne geçilmesi için ne yapılmalı gibi başlıkları bir türlü konuşamıyoruz. Bence hâlâ en büyük sorun “Seks işçiliği işçiliktir” dedikten sonra seks işçilerinin yararına iş kanunu gibi ilgili mevzuatlarda hüküm olmaması, var olan hükümlerin de çağın çok ama çok gerisinde olması. İnsanlar hâlâ seks işçiliği ile cinsel saldırı suçunun arasındaki farkı bilmiyor. Seks işçilerine yönelik cinsel saldırı suçunun gerçekleşmesinin mümkün olmadığını düşünüyor. Alanda şiddeti arttıran en büyük faktörlerden biri de seks işçilerinin cezasızlık politikasını kendi deneyimleri sonucunda öğrenmiş olmaları. Devletten, polisten, komşularından, aile bireylerinden hatta bazen kendileriyle aynı mesleği yapanlardan bile korkuyorlar. Bu korkuları kitaplarda okuyup edinmediler, yaşayarak öğrendiler. 

“Mağduriyetten Hak Talebine Seks İşçiliği Tartışmaları” konferansı 19 Mart 2016 tarihinde Kırmızı Şemsiye tarafından düzenlendi.

Dernek olarak çalışma alanımız seks işçiliğini kapsayan mevzuatla sınırlı iken bir anda ifade özgürlüğü, nefret söylemi ya da temel hak ve özgürlükler gibi alanlarda da var olma zorunluluğu ortaya çıktı.  Buna dayatma dememeliyiz belki ama evet derneğin varoluş amacına baktığımızda mecbur bırakıyor. Derler ya sivil alanın en büyük hedefi kendisine ihtiyaç duyulmamasıdır, varlık amacına ulaşmak amaçlardan birisidir ve olduğumuz noktaya baktığımızda ise bir hayli uzaklaşıldığı düşünülebilir. 

Verilere baktığımızda seks işçilerini cinsiyet kimliği ya da yönelim üzerinden oranlamak pek mümkün olmasa da transfobi sonucunda trans kadınların birçoğunun seks işçiliği yapmak zorunda olduklarını inkâr edemeyiz. Doğrudan hedef gösterilmeleri, Kırmızı Şemsiye’yi konuya çok daha hâkim olmaya, hazır olmaya itiyor. Nefret suçlarıyla da ilgilenmemiz, politika geliştirmemiz gerekiyor. 

Kadın hareketi uzun zamandır Türkiye’nin en güçlü itiraz hareketi. LGBTİ+ hareketinin de ne kadar büyük olduğu 2013 ve sonrasında fark edildi. İstanbul Sözleşmesi’den çıkılmasını kadınlar açısından savunamayanlar, LGBTİ+ düşmanlığı ile “meşruiyet” yakalamaya çalışıyor. Sizce İstanbul Sözleşmesi’nden çıkılması bahsinde LGBTİ+’lar araç olarak mı kullanılıyor yoksa hedef zaten onlar mı?

Evrim Demirtaş.

İktidarı bu sözleşmeyi imzalamaya iten sebeplere odaklanmak ve bunu herkese anlatmak lazım. Türkiye’de LGBTİi+’lar şiddet sarmalında hayatlar yaşamıyor demek çok mümkün değil, Hortum Süleyman diye bir gerçekliği olan ülkeyiz. Saçları kesilip şehirden çöp arabalarıyla atılmaktan tutun, kedi dolu çuvalların içinde işkence gören bir grubun yaşadığı şiddeti önlemek için imzalanmadı bu sözleşme. Uluslararası hukukun ve anayasanın en temel ilkeleri sağlanmadığı için imzalandı. Türkiye kadına yönelik şiddeti önleyemiyor, soruşturamıyor, caydırıcı cezalarla önüne geçemiyordu. Bir nevi uygulama için el kitabıydı. Kadına yönelik şiddet önlenebilsin, önümüzde bir kılavuz olsun diye raporlamalar yapıldı, yani Sözleşme şiddeti arttırdı demek tam bir akıl noksanlığı. Sözleşmeyle biz kadına yönelik şiddeti raporladık. 

Şu an yapmaya çalıştıkları ise bizim kadın haklarıyla bir sorunumuz yok diyerek LGBTİ+ hareketini kriminalize etme çabası. Bu sözleşme LGBTİ+‘ların yaşadığı şiddeti önlemek için imzalanmadı. Dolayısıyla LGBTİ+’lar hem araç hem hedef, bir sonraki hedefin kadınlar olacağı da yeterince açık. Sırasıyla tüm azınlıklar, farklı olanlar, devleti daha çok devlet yapmaya mecbur kılanlar, farklı talepleri olanlar hepsi hedef. 

LGBTİ+’lara yönelik artan nefret söylemini ve hedef göstermeleri nasıl değerlendiriyorsunuz?

İktidara gelmeden önce bir TV programında eşcinsellere de haklarını vereceğiz diyen bir iktidarı konuşuyoruz. Bugün en muhalif siyasi parti liderleri bile toplumsal bir kriz söz konusu değilse kolay kolay söylemez. Açıkçası ben LGBTİ+’larla dertlerinin ne olduğunu bilmiyorum ya da anlayamıyorum. Yaşamı bu kadar korkunç hale getirmeye, meşruluğunuz her ne olursa olsun gerek var mı? Aile kutsallığını yok ediyorlar savı dünyanın en mantıksız savlarından biri, LGBTİ+’ları leylekler mi getirdi diye sormak lazım. Bence hiçbir şey pudra şekerinden daha marjinal değil. 

Meşruiyet zeminlerini ve gündem değiştirme zorunluluklarını bu şekilde kurduklarını düşünüyorum. Ekonomik sıkıntılar, geçinemeyen insanlar ve sonucunda intiharlar… Gündem nasıl değişecek? Kendilerince en zayıf halka olarak gördükleri gruba saldırıyorlar. Benim aklım almıyor hâlâ, ülkenin bakanları işlerini güçlerini bırakmış gökkuşağıyla uğraşıyor. Dışardan bakınca komik olduğunu düşünsem de ne yazık ki oldukça içerdeyim.  

Gökkuşağı demişken, bir süredir İstanbul Sözleşmesi eylemlerinde polis üzerinde gökkuşağı bulunan materyalleri yasaklıyor, eylemlerin dağılmasının ardından LGBTİ+ hareketinden olanlar tek tek gözaltına alınıyor. Tüm bunlar kadın hareketi ile LGBTİ+ hareketini ayırmaya çalıştıklarını gösteriyor. Bu mümkün mü?

Gökkuşağı bayrağını yasaklamanın hiçbir hukuki gerekçesi yok. Kişiler ifade özgürlüğü haklarını bir bayrakla ya da başka bir araçla da kullanabilirler. Kişilerin ellerinde bayrakla alana girmelerine engel olmak hem toplantı ve gösteri yürüyüşü hakkına hem de ifade özgürlüğü hakkına engel. Semboller de ifade özgürlüğü hakkının ayrılmaz bir parçası. Tüm bu fiili yasaklamaları ve polis şiddetini kadın hareketinden LGBTİ+ hareketini ayırmak olarak düşünebiliriz. Ayırma çabaları olduğunu düşünmek mümkün, ama ayrılmaları mümkün değil. Kadın hareketi TERF tartışmasında bile trans hareketinden ayrılmadı, iki hareket birbirini daha çok destekledi. Transları dışlayan akım yalnızlaştırıldı. LGBTİ+’ları marjinalleştirmeye, öyle göstermeye çalışıyorlar ama kadın hareketi bunun farkında. Kendi örf ve adetleri kadına yönelik şiddeti önleyecekse bu zamana kadar niye önlememiş? Bir gecede İstanbul Sözleşmesi’nden çıkıldı, hemen arkasından da birden fazla kadın şiddet mağduru oldu, hayatlarını kaybetti. 

Hırvatistan, Polonya, Macaristan gibi ülkelerde de Sözleşme cinsiyet kavramı üzerinden tartışılıyor. Bu ülkelerdeki sivil toplum ile işbirliği var mı?

Kırmızı Şemsiye’nin bu ülkelerde doğrudan bir işbirliği olamadı, sadece takip edebildik. Pandemiyle birlikte seks işçilerinin halihazırda yaşadığı şiddete, ekonomik şiddet de dahil olmak üzere birden fazla şiddet ve hak ihlali eklendi. Danışmanlık ve destek hizmetlerimizi, derneğin kendi tematik alanı üzerine çok daha yoğun mesailerle vermemiz gerekti.  

5 Nisan Avukatlar Günü’ydü ve siz de KaosGL’de yayımlanmak üzere bir yazı dizisine başladınız: “Adaletin Bu Mu Dünya?” Biraz bu yazı dizisinden bahsedebilir misiniz?  

10 yıl sonra sorsalar “Mesleğinin başında seni en mutlu eden şey neydi?” diye bu yazı dizisi derim. Pandemide ruhsat almış trans bir avukat, iş arama telaşında ve bulmak zorunda, hukuk büroları tek tek kapanıyor, avukatlık kadar eril bir işte varlık mücadelesi vermeye hazır ama çok korkan bir kadın, o benim. Öncesinin imkânsıza yakın deneyimleri kapkara çökmüş üzerime… Ama biliyorum ki açık kimlikli LGBTİ+ olan birden fazla avukat ve LGBTİ+ alanında mücadeleden vazgeçmeyecek bir sürü meslektaşım ve aktivist var. 

Bu yazı dizisinde KaosGL’nin editörlerinden  Yıldız Tar’la çalıştım. Bir açıdan amaçladığımız ‘’Lubunyalar her yerde’’, bir diğer açıdansa LGBTİ+ alanında çalışan avukatlar nelerle karşılaşıyor bunları dinlemek ve çözüm önerileri almak. Alanda onlarca yıl mücadele etmiş avukatlarla da konuştuk, mesleğinin başında olanlarla da. 

Barolarda LGBTİ+ mücadelesinden tutun, 20 yıl öncesine kadar alanda ve mesleğinde açık kimliğiyle bulunmuş avukatların deneyimlerine kadar çoğu şeyi konuştuğumuz bir söyleşiydi. Daha çok konuşulması gereken konu, sorun alanı vardı, bitmedi ama bu dizinin belleğimizi tazelediğini söylersem hataya düşmüş olmam.