Şiyar Kaymaz: “Zaman failleri asla aklayamayacaktır!”

22 Eylül 2023 tarihinde gerçekleşen Zamansız Suçlar sempozyumunun “Türkiye’den Mücadele Deneyimleri, Direnç ve Dönüşüm” başlıklı üçüncü oturumunda söz alan Şiyar Kaymaz. Fotoğraf: Derya Bozarslan

Şiyar Kaymaz*

Cezasızlık politikası, zamanaşımına evriliyor. 30 yıllık zamanaşımı süresi dolan davalar tek tek düşürülüyor.

Bir Ekim sabahının serinliğinde ergenliğe henüz yeni girmiş, kafası bulanık 13 yaşındaki bir çocuğun hikâyesi ile başlar Lice katliamı. Sözü vardır, hesabı sorulmalı bu katliamların.

Babasıyla hep hapishane parmaklıkları arkasından görüşmüş ve en sonunda babanın evladını kovduğu Musa Anter çıkar karşımıza.

Oğlu Davut’u okutamamanın ezikliğinin yanında, 12 yaşında hayvan otlatırken kaybetmiş. 14 yıl sonra ise 120 metre derinlikteki kuyudan oğlunun kemiklerini ve Dargeçit’i çıkartan babanın çökmüş sureti yansıdı mikrofona.

Kardeşi Handan Metin’i ne çok severmiş ablası. Kokusunu hiç unutmamış ki! Madımak’ı kendine türbe etmiş bir ablanın haykırışları var, Madımak’ın bulunduğu Sivas merkezdeki küçük ve dar sokaklarda yankılanan.

“Cumartesi demek evlat acısı demek; Galatasaray meydanı demek, katliamların, kaybetmelerin simgesi demek” diyen annelerin Sebla Arcan’ı aktarıyor ona anlatılanları. Her mağdurun hikayesini bir mendile nakşeder gibi saklamış koynunda. “Cumartesi direnişleri hâlâ gözaltında,” diyor.

Baba bile dediğini hatırlamıyor. Özlemini vücudunda ve yaşamında yer edinen, Mecit Baskın’ın JİTEM davalarına yalnızca avukat kimliğiyle değil, mağdur kimliğiyle de katılan biricik evladını gözlerimiz yaşlı izledik salonda.

Daha sayamayacağım binlerce kayıp yakınının hikâyesi, direnişi ve onuru vardı bu sempozyumda. Mağdur yakınları için mücadele biçimleri netti. Faillerin suçları zamanaşımına takılsa da kayıp yakınlarının gözlerinin ve ruhlarının hep üzerlerinde olacağı bir kez daha görüldü.

Bu yazıyı yazmama sebep olan olay, Hafıza Merkezi tarafından geçen hafta düzenlenen Zamansız Suçlar başlıklı sempozyumdur. Üç başlıkta toplanmış olan sempozyum çok güzel hazırlanmış bir çalışmaydı. Her bir başlık, bir sonraki başlığa yol açıyordu. Ağır veballeri olan, anlatımları insanın tüylerini ürperten bu sempozyum esnasında bizi can kulağıyla dinleyen katılımcılara minnettarım.

Önce hukuki süreçler konuşuldu. Zamanaşımının nasıl işletildiğini, devletin bu noktayı kullanarak failleri nasıl akladığını, insanlığa karşı suçların ne şekilde yargılanması gerektiği konularını içtenlikle anlatan değerli katılımcılar vardı.

Burada bir eksiklik vardı sadece. Bu davaları takip eden sivil toplum örgütleri, hukukçular, siyasetçiler ve aktivistlerin eksikliklerini de konuşmalıydık. Eksik yönlerimizi eleştirmek veya açığa çıkarmak, sonraki olaylarda bu tür aksaklıkların yaşanmasının önüne geçilmesini de sağlayacak aslında. Lice davası için AİHM’de dostane çözüme gidilmesinin sonuçlarını tartışmadığımız bir ortamda, Roboskî katliamının hem hukuksal zeminde hem de yürekte yaşattığı yara hepimizin önceliği olmalı aslında.

İkinci oturumda ise dünya deneyimleri aktarıldı. Her bir katılımcı kendi ülkelerinden deneyimlerini aktardı. Kimi olayı maddiyatla kapatmış. Kimi yüzleşme, adalet, af talep etmiş. Benim telefonlarım hiç durmadığı için bu bölümde biraz motive olamadım dersem yeridir.

Son bölüm ise mağdur yakınlarının ve süreci takip eden aktivistlerin oturumuydu. KHK ile öğretmenliğim elimden alındığı 2016 yılından beri yaşamsal döngüler yüzünden bu tür etkinliklere çok fazla destek sunamamış olmanın mahcubiyeti vardı bende. Oturuma geçtiğimizde salonu doldurmuş güzel insanları görünce bir kez daha hakikat, yüzleşme ve adalet arayışı için umutlandım. Sempozyum boyunca zamanaşımının failleri yargılanmaktan kurtardığına ilişkin bir umutsuzluk oluşmuş olsa da mağdur yakınlarının adalet arayışı ve haykırışı halen dipdiriydi.

Konuşuyor, konuşuyor, konuşuyorlardı…

Konuşma için belirlenen zaman su gibi akıp geçmişti. Konuşmalar zamana yeniliyordu. Söz alanlar konuştukça özlemlerini, umutlarını, yaşadıklarını daha çok anlatmak istiyorlar. Mağdur yakınlarına imkân sunulursa yaşadıklarını ve özlemlerini tüm insanlığa anlatmak isterler. Bunu en iyi bilenlerden biri olarak mağdurların konuşmalarını çok önemserim. Her bir anlatı beraberinde başka anlatılar getiriyor. Bir bakıma anlatımlarıyla yükleri hafifliyor mağdur yakınlarının. Acıların paylaşıldıkça azaldığı gerçeği vardı ortada. Hem böylece mağdur yakınlarını dinleyen herkesin sorumluluğu da artacaktır.

Salondaki manzarayı da aktararak bu yazıya son vereyim.

Bizler sahnedeyken yanımızda Apê Musa’nın öncülüğünde biricik Davut, kollarını açan baba Mecit, 33 Madımak aydınının yanında kız kardeş Handan, Vartinis’in içinde yanan Aysel’in ailesi, Lice’de Tuğgeneral Aydın’ın kucağındaki Bayram bebek, Ali Nurettin öğretmenin elini tutan öğrencisi Mizgin vardı. Hasan Ocak, Cumartesi kayıpları ile birlikte cumartesi günü herkesi Galatasaray Meydanı’na çağırıyordu. Sempozyum sırasında 17 bin faili meçhul bizi izliyordu aslında. Tıpkı duruşma salonlarında ve anmalarda bizi izledikleri gibi.

Lice davasının görüldüğü İzmir Adliyesi de buna tanıktır aslında. Sanık Eşref Hatipoğlu’nun zorla getirildiği duruşmada Tahir Elçi de güvercin bedeninde salona gelip bizimle duruşmaya katılmıştı.

Zamansız suçlar işlendi! Lakin zaman failleri asla aklayamayacaktır.


* : Lice Adalet Arıyor Platformu Sözcüsü, adalet ararken işi KHK ile elinden alınan öğretmen.