Ana içeriğe atla
Ana Sayfa
01.09.2021

Mültecilerle çalışanlar, nefret yüzünden görünmez olmaya çalışıyor

<< TÜM HABERLER

Suriye’de 2011’de patlak veren iç savaşla yoğun göç alan Türkiye, Taliban’ın Afganistan yönetimine geçmesi sonrası yeniden göç rotasında. Mülteci karşıtlığının siyasi malzeme haline getirilmesiyle ülkede artan nefret söylemi ve şiddet, sahada mültecilerle çalışan sivil toplum örgütlerini de hedef alıyor. Haklara Destek projesi kapsamında destek alan kurumlardan biri olan ve 2008’den bu yana Gaziantep’te faaliyet gösteren Kırkayak Kültür’den Kemal Vural Tarlan, sahadaki sivil toplum kuruluşlarının bu nedenle görünmez olmaya çalıştığını, pek çoğunun sahadan çekildiğini anlatıyor: “Türkiye’de altı milyona yakın mülteci var. Bu toplum daha ne kadar onca hakarete sessiz kalır bunu bilemiyorum. Sokaktaki ayrımcılığı ne kadar çekecekler?” 

Söyleşi: Banu Tuna

Son 10 yılda göç ve mültecilik çalışmaları Türkiye sivil toplumunda geniş yer tutmaya başladı. Bu alanı Suriye iç savaşı öncesi ve sonrası olarak ayırmak mümkün mü?

Evet, böyle bir ayrıma gitmek mümkün ama bizim özelimize bakarsak; Kırkayak Kültür, Gaziantep’te bir grup akademisyenin, sanatçı ve farklı meslek gruplarından aktivistlerin 2008’de, yani Suriyeli mültecilerin gelişinden daha önce kurduğu bir sivil toplum kurumu. Kurucuların çoğunun uzmanlık alanı ya Ortadoğu ya da kültür-sanatın bir dalı. Suriye’deki iç savaş ve çatışmalı süreçle başlayan göçle birlikte, yeni gelen komşularımızı, hemşerilerimizi de içine katacak çalışmalar yapmaya başladık. 2012’den bu yana göç alanında faaliyetler yürütüyoruz. Çoğulcu, bir arada yaşamı savunan programlarla hak temeli göç çalışmaları yapıyoruz. 

Türkiye’de göç alanında çalışan sivil toplum kurumlarının büyük kısmı 2011’den sonra kuruldu. Bu kurumların büyük çoğunluğu koruma ve insani yardım alanında çalışıyor. Bizim bir farklılığımız da coğrafyamızda bir arada yaşamı nasıl kurgulayabiliriz, çoğulcu bir yaşamı nasıl oluşturabiliriz kaygısı taşımamız. Bir arada yaşam için toplumun farklı kesimlerinin gönüllü olarak bir araya gelecekleri alanları genişletmeyi ve o alanlarda çalışma yapmayı amaçlıyoruz. Kurumsal olarak iki merkezimizi de açık alanlar olarak tanımlıyoruz. 

Şu anda göç ve mültecilik çalışan ne kadar sivil toplum kurumu var? 

Tam sayıyı bilememekle birlikte, 200-300’ü geçtiğini düşünüyorum. Bu alanda çalışan uluslararası, ulusal ve yerel sivil toplum kurumları var, büyük bir çoğunluğu görünür değil. Tahminime göre, bu alanın sadece yüzde 40’ı görünür durumda, tüm Türkiye’de yüzde 40’ın da altında olduğunu sanıyorum. Görünmeyen yüzde 60’lık kısım daha çok dini bir motivasyonla ya da hayır eksenli kurulmuş sivil toplum kurumları. Bir de mültecilerin kendi kurdukları epeyce sivil toplum kurumu var. Gaziantep 2013’ten bu yana Suriye’deki koruma ve destek programının da, yani sınırın diğer  tarafındaki çalışmaları da koordine eden bir merkez durumunda. Pek çok BM ve AB kurumu burayı merkez olarak  almış ve buradan koordinasyonu sağlıyor. UNHCR, IOM, BM kurumları,  uluslararası insani yardım kurumları, ulusal ve yerel kurumlara ek olarak  mülteciler kendilerinin kurdukları sivil toplum kurumları da var. Sınırın ötesinde ve berisinde çalışıyorlar. 

Bahsettiğiniz yüzde 40 ile 60 arasında bir diyalog var mı? Yoksa birbirlerine değmeden mi çalışıyorlar?

Sahadaki çalışmalar kesişse de kurumların çoğu birbirine değmeden çalışıyor. Fon kaynakları zaman zaman farklılaşıyor, bazen iç içe geçiyor. Hayırseverlerden fon alan da var, politik ve ideolojik gruplardan fon alan da. Uluslararası fonlar alarak insani yardım alanında çalışan kuruluşlar yelpazenin görülen kısmını oluşturuyor, yüzlerce çalışanı olan çok büyük kurumlar var aralarında. Bir de bizim gibi hak eksenli, toplumsal uyum ve göç teorisi alanında çalışan kurumlar var. Sahadan bilimsel anlamda topladığımız verileri raporlar haline getiriyor, bu raporlar üzerinden savunuculuk çalışmaları yapıyoruz.  

Suriye iç savaşının başladığı 2011’den bugüne, göç ve mültecilik çalışan sivil toplum alanını süreç içinde dönemlere ayırmak mümkün mü? Bundan 9 yıl önce çalıştığınız, öncelediğiniz konular değişmiştir sanırım. Mültecilerin burada kalış süreleri ve ihtiyaçlarıyla birlikte bir dönüşüm oldu mu? 

Türkiye’de mülteciler konusunun giderek sorun olarak tanımlanmasının temel sebeplerinden biri bu bana göre. Suriye’den gelenler için Türkiye’de yeni bir statü yaratıldı. Bugüne kadar Suriye’den sınırları geçip Türkiye’ye sığınanlar “geçici koruma” statüsü altında bu ülkede kalıyorlar. Bu statü, normalde acil durumlarda geçici bir süre için icat edilmiş, kısa dönemli bir statü. Daha önce Irak’taki savaştan dolayı yaşanan kitlesel sığınmalarda olduğu gibi, gelenlerin geri döneceği hesaplanarak işleme konan bir acil eylem planı ama biz aradan 10 yıl geçmesine rağmen hala bu geçici koruma statüsünü devam ettiriyoruz. Sorunu yaratan bu statü ve bu geçicilik meselesi. Bu yüzden koruma programı hala yardım eksenli yürütülüyor, toplumsal uyum ya da entegrasyon eksenli bir program yürütülmüyor.

kvt

Bizim açımızdan da böyle bir kısa dönem oldu. 2011’in son aylarında şehirlere ilk gelişler yaşanırken acil ihtiyaçları karşılamak için dayanışma ve insani yardım eksenli geçici çalışmalar yaptık. Ama 2012’de sayının yüzbinlerin üzerine çıkmasıyla birlikte, bunun gibi hızla kitleselleşen bir krizin yarattığı sorunların yardımlarla çözülemeyeceği, bir ulusal koruma programına ihtiyaç duyulduğu ortaya çıktı. Bu koruma programının konuyu hak eksenli ele alması gerektiğini, dünyadaki göç hukuku ve uygulamalarının uygulanmasının aciliyetini dile getirdik, savunuculuk çalışmalarına da başladık. 2013’te, Türkiye’de iki yıldır bulunan çocuklar hiçbir eğitim görmüyordu örneğin. Bu çocukların acilen eğitim sistemine dahil edilmesi gerekiyordu. Eğitim onların çocuk olmaktan kaynaklı hakkıydı. 2014’te mevcut geçici koruma kanunu yayınlanana kadar yapılan tüm yardımlar ve destek programları neredeyse kontrolsüz bir şekilde, el yordamıyla yapıldı. Ne yazık ki 10 yıldır geçicilik ve acil durum ilerleyen bir koruma uygulaması var ve bu eksenli ilerliyor… 

Özellikle son dönemde yükselen mülteci karşıtlığı, mültecilerle çalışan sivil toplum kurumlarına de yöneliyor mu?

Yükselen mülteci karşıtlığı, toplumun her kesimini olduğu gibi sivil toplum kurumlarını da etkiliyor. Pandemi sebebiyle kurumlar sahada çalışmalarını büyük ölçüde sınırlandırdı. Ama bizim gibi sahadan hiç çekilmeyen kurumlar da var. Mülteciler içindeki kırılgan ve dezavantajlı kesimlerle çalıştığımız için sürekli mahallelere gidip görüşmeler yapıyoruz. Bir mahalleye gidiyorsunuz, orada yaşayan mülteciler kadar yerel halk da yoksul. Ama siz sadece yeni gelene yeni geldiği için, Suriyeli olduğu için destek olmaya veya bir hakka ulaşımını sağlamaya çalışıyorsunuz. İşte bu durumda yerel halktan büyük bir tepki geliyor, “Biz de yoksuluz” diyorlar. “Suriyelilere destek veriliyor, para veriliyor, onlara her şey beleş” gibi argümanlar hemen sahada çalışan kurumlara yansıyor. Pandemi nedeniyle sahadan çekilenler daha az hissediyordur belki ama hala sahada olanlar için koşullar giderek zorlaşıyor. Yerel toplumu içermeyen destekler, halkın Suriyeli komşusuna duyduğu nefreti daha da artırıyor. Yaratılan bu nefret yüzünden kurumlar tepki çekmemek için görünmez olmaya çalışıyor. Hepimizin üzerinde bir tahakküm oluşturulmaya çalışılıyor. Bizi görünmez olmaya zorlayan bir baskı var. Bu baskı sebebiyle de alanda çalışan kurumlar saha ziyaretleri yapma konusunda  tereddüt duyuyorlar.  

Görünmez olmak ne demek?  

Zaten pandemi sebebiyle saha çalışmalarını azaltan kurumlar, sahaya gidip ihtiyaç analizleri gibi işleri yapmaya çekiniyor. Saha personelleri masa başında çalışıyor. Eski veriler üzerinden çalışıyorlar ya da telefon gibi iletişim kanallarıyla veri toplamayı deniyorlar. Bu durum oldukça ciddi sorunlar oluşturuyor. Yapılan araştırmalar, pandemi döneminde yoksulluğun mülteciler arasında daha da genişleyip derinleştiğini gösteriyor. Bu durum bize pandemi öncesi koruma verilerinin değişmesi, yeni yoksulları kapsayan bir hale getirilmesi gerektiğini söylüyor. Bunu toplamanın en doğru yolu sahaya, yani sokağa inip hane ziyaretleri yapmak. Diğer taraftan sürekli aynı insanların yardım ve desteklerden yaralanması onları “profesyonel yararlanıcılar” haline getiriyor. Yüz yüze görüşmelerin yerini sanal iletişim yöntemlerinin alması görünmezliğin bir diğer biçimi. Oysa biliyoruz ki pek çok ailenin bu iletişim kanallarına erişecek ekonomik gücü yok. 

Bir insanın 10 yıl boyunca koltuk değnekleriyle yürümesine izin verirseniz, bir daha o değnekler olmadan yürüyemez. İnsanı yardım alanı 10 yıldır bu insanlara koltuk değneği oluyor, ne yazık ki ayakta kalmalarını sağlayacak şekilde onları güçlendiremedik.

Nefret dolu ve ırkçı dil, kurumların koruma faaliyetlerini aksatıyor, yerel halkın olduğu yerlerdeki toplantılara kurumsal sembollerle gidilmiyor. Lokalde bulunan saha ofisleri açık tutulmuyor. Açık olanların güvenlik tedbirleri ve kapılarındaki güvenlik personelinin sayısını artırdıklarını biliyoruz. Ankara’daki saldırıların yaşandığı dönemde mahalle içerisindeki toplum merkezlerini kapatanlar oldu. Görünmezlik dediğim bu. Bu aslında hükümetin de mültecilerle ilgili 10 yıllık politikasının özeti. Geçici koruma statüsü de, bir yanıyla, mültecileri kayıt dışı alana iterek görünmez kılıyor. Sayısal olarak varlar ama örneğin emek piyasasında, bebek ölüm oranları, Kovid-19 istatistiklerinde ve daha pek çok alanda yoklar. Milyonlarca Suriyeli mülteci kayıt dışı olarak emek piyasasında çalışıyor ama çalışma izni verilmiyor. Kentlerde mülteciler çeperdeki mahallelere ya da çöküntü alanlarına çekiliyor, orada görünmez kılınıyor. Pek çok insan sosyal medyada mülteci karşıtlığı üzerinden yazdıklarının bir etkisi, zararı yok sanıyor. “İki üç cümle tweet’ten ne olacak” diye düşünmemek lazım. Bu nefret söylemi yerelde fiziki saldırıya dönüşüyor. Ankara Altındağ’da yaşananlar bunun en somut örneği. 

Geçen ay Yürüyüş (The Walk) isimli proje Gaziantep’ten başladı. Dokuz yaşındaki mülteci bir kız çocuğunu temsil eden Amal isimli kukla, İngiltere’ye kadar yürüyecek. İlk gün Gaziantep’te sorun yaşandı mı mesela?

İlk gün gece yürüyüşü yapıldıktan sonra yerel bir gazetede çıkan haber sebebiyle ikinci gün etkinliklerinin halka açık yapılmasına izin verilmedi. Haberde “Suriyeli binlerce kişi organize biçimde toplanıp kentin Tabakhane semtinde eylem yaptı” deniyordu. Oysa mülteci çocukların sorunlarına dikkat çekecek uluslararası bir projeydi, bu kapsamda üç yıl önceden başlayan bir süreç vardı. Programda masal ve yemek atölyeleri gibi halka açık etkinlikler bulunuyordu. Yükselen nefret söylemi yüzünden bu etkinliklerin yapılması engellendi. 

kemal

walkwithamal_antep
walkwithamal_antep
walkwithamal_antalya
walkwithamal_antalya
walkwithamal_tarsus
walkwithamal_tarsus

Söylediklerinizden şunu anlıyorum: Mülteci çalışmalarının yönü bundan sonra uyum ve entegrasyon olmalı ve yerel halkı da içermeli. Mevcut durum sivil toplumun geleceğini nasıl şekillendirecektir?

Göç alanında çalışan sivil toplumun mevcudiyetinin zirve yaptığı yıllar 2014 ve 2015’ti. Kitlesel göçle birlikte bu alan çok kontrolsüz ve hızlı bir şekilde şişti. Bu hızlı büyüme modern anlamda göç deneyimi olmayan Türkiye ve sivil toplumu için oldukça zor ve sarsıcı oldu. Çünkü uluslararası sistemle uyumlu bir koruma sistemimiz yoktu. Son 10 yıl modern anlamda göçü öğrendiğimiz bir süreç oldu. Geçici Koruma statüsü, sadece yardım ve destek eksenli bir koruma hedefledi çünkü bu insanların her an gidebilecekleri düşünüldü. Bu anlayışın gelişmesinde uluslararası insani yardım örgütlerinin de büyük katkısı olduğunu düşünüyorum. Dünyanın pek çok yerindeki kriz ve  çatışma alanında çalışan bu kurumlar, durumu sektör olarak görüyor. Sosyal uyum ve hak temelli çalışma konusunda, hükümetler ve ülkelerle sorun yaşamamak için pek istekli davranmıyorlar. Bu kurumların alanda olması elbette çok iyi çünkü kriz ve insani yardım alanında büyük deneyime sahipler ama sadece yardım eksenli çalışılması, en büyük zararı yine mültecilere veriyor. Bir insanın 10 yıl boyunca koltuk değnekleriyle yürümesine izin verirseniz, bir daha o değnekler olmadan yürüyemez. İnsani yardım alanı 10 yıldır bu insanlara koltuk değneği oluyor, ne yazık ki ayakta kalmalarını sağlayacak şekilde onları güçlendiremedik. Çalışma izinleri için bir çözüm bulunmuş değil, vatandaşlık meselesi bir muamma. Türkiye’de doğup herhangi bir ülke vatandaşı olmayan yüz binlerce çocuk var. Eğitime erişemeyen yüz binlerce çocuk var. Bunlar ve daha pek çok sorun sadece yardım eksenli bir sistemle çözülemez. Diğer yandan, mültecilerin sürekli mağdur ve yoksul gösterilmeleri toplumsal kutuplaşmayı artırıyor. Mültecilerin devlet desteğiyle yaşadığı algısını güçlendiriyor. Oysa yapılan son çalışmalara göre Gaziantep’te şimdiye kadar herhangi bir kurumdan maddi yardım alan mültecilerin oranı yüzde yirmiler civarında… 

Muhtemelen gelecekte bu iş artık yardım eksenli gitmeyecek. Görünen o ki bu hükümete oy kaybettiriyor. Seçimlere iki yıl kaldı. Mülteci karşıtlığının seçim malzemesi olarak kullanılacağı görülmüş durumda. Politika değişikliğine gideceklerini sanıyorum. İnsani yardım alanı gittikçe daralabilir, insani yardım eksenli çalışan sivil toplum kurumları kapanabilir veya toplumsal uyum alanına yönelebilir. 

İnsani yardım alanının daralması uyum ve entegrasyon alanının genişleyeceği anlamına mı gelir? 

Seçimlerde muhalefet de kazansa bugünkü hükümet de seçilse meselenin bu şekliyle sürmesi gittikçe imkansızlaşıyor. Hem mültecilerde hem de yerli toplumda gittikçe yükselen bir stres olduğunu biz sahada olanlar hissediyoruz. Mevcut sistem mülteci toplumunda pek çok sorunu kronikleştiriyor. Son dönemde pek çok mülteci, sokakta Suriyeli oldukları anlaşıldığında küfür ve sözlü şiddete maruz kaldıklarını, evden çıkmaya tereddüt etiklerini anlatıyor. Ankara’daki olayda hiçbir mülteci evinden çıkıp saldırılara karşı koymadı. Ama bu durum ne kadar devam eder? Türkiye’de altı milyona yakın mülteci var. Bu toplum daha ne kadar onca hakarete sessiz kalır bunu bilemiyorum. Sokaktaki ayrımcılığı ne kadar çekecekler? Geçen hafta Suriyeli bir mülteci arkadaşımız bizi ziyaret etti. Aylardır evden çıkmadığını, hakaretlere tahammül edemediğini anlattı. Kendisi Türkçe biliyor ve “Türkçe bilmeyenler o kadar şanslı ki, hiç olmazsa küfredildiğini anlamıyorlar” dedi. Sivil toplumun yapması gereken, yereldeki uyumu kolaylaştırmak, gönüllü bir araya geliş alanları yaratıp genişletmek olmalı diye düşünüyorum. Görünen o ki, bir süre daha bu göçmen karşıtı dalga hem dünyada hem de Türkiye’de etkili olacak. Popülist siyaset ve siyasetçiler için kitleleri kazanma yolunda oldukça önemli bir manipülasyon aracı çünkü. Öte yandan neo-liberalizmin yarattığı küresel eşitsizlik, iklim krizi, totaliter yönetimler oldukça insanlar güvenli bir yer arayışında olacak. Sınırları ne kadar yükseltirseniz yükseltin göçün son bulmayacağı ortada.