Hakikat, Adalet, Hafıza ve Barış Süreci

Demokratik Modernite – Murat Çelikkan

Sonda söyleyeceğimi baştan söyleyeyim: Şiddetli çatışma veya baskı dönemleri sonrasında  toplumsal uzlaşma için, geçmişteki yoğun insan hakları ihlallerinin araştırılması ve gerçeğin ortaya çıkartılması elzem.

Geçmişle hesaplaşma ancak hak ihlalleri ortaya çıkarıldığında, failler yargılandığında ve onarıcı adalet mekanizmaları devreye sokularak, ihlallerin oluşturduğu tahribat telafi ve tazmin edildiğinde gerçekleşebiliyor.

Zira geçmişle hesaplaşma ve adaletin tesisi için en temel unsurlardan biri toplumsal hafızanın tüm sistematik hak ihlallerini içerecek şekilde yeniden inşa edilmesi.

Aslında hakikat, adalet ve hafıza açısından barış sürecine ilişkin yazılacak makalenin özeti bu.

Şimdi bu meseleye tekrar dönmeden önce yaşadığımız sürecin adını koyalım. Bugün hızlı bir değişim süreci içindeyiz. Adı Barış Süreci olarak konuldu.

Süreç beklediğimiz gibi gelişirse adına ne derseniz deyin bir savaş, çatışma, isyan durumu yerine bir çatışmasızlık ve barış ortamı oluşacak. Bu süreci tüm bireylerini kapsamasa da bir toplumsal uzlaşma süreci tamamlayacak. Gerçekten barışmaktan bahsediyorsak, hakikatler, bazı değerler, toplumsal öncelikler ve rejim konusunda ortaklaşılması gerekecek. Son 20 yılda dünyadaki uygulamalar insan hakları ve hesap verebilirlik odaklı ortaklıklar için çabalıyor. Çatışan, çatışmaya ve yaşananlara ilişkin farklı hikayeleri, farklı sonuçları, farklı tarihsel nedenleri olan kesimlerin ortaklaşabileceği alan da insan hakları olarak benimseniyor. Bunlar olmadan bir kalıcı barıştan bahsetmek imkansız. Bu tabii ki doğru bir yolda ilerlendiğinde bile zaman alacak bir iş.

Ancak bunun öncesinde elbette bir siyasal karar alma ve uzlaşma süreci var. Bu süreç henüz şeffaf değil. Nesnel olarak ne kadar şeffaf olabileceği de bence tartışmalı. Bu da doğrusal bir süreç değil,  başlangıç uzlaşması ne olursa olsun politik aktörlerin aldıkları tavır, beklentileri, tespitleri ve benimsedikleri tutum ile devam edecek ve bütün yaşanacak sürecin atmosferini oluşturacak.

Bu temel siyasal uzlaşmayı takip eden ve çatışmasızlığı kalıcı kılmak için devletler açısından devreye sokulan bir de ‘güvenlik’ süreci var. Uluslararası literatürde buna kısaca ‘DDR’ süreci deniyor. Açılımı İngilizcede ‘’Disarmament, Demobilization, Reintegration’’.  [1] Türkçeye ‘’Silahsızlanma, Eve Dönüş ve Katılım veya Bütünleşme olarak çevrilebilir. (Bu konuda yapılan çeviri, makale ve köşe yazılarında daha önce ‘Silahsızlanma, Terhis ve Toplumla Bütünleşme’ kullanılmış olsa da özellikle toplumla bütünleşme yeni bir bileşim yaratılmasından çok statik bir özellik taşıdığından, terhis de militarist ve dar bir terim olduğundan daha iyisi bulunana kadar bunları kullanıyorum) olarak adlandırabiliriz.

DDR bir başka deyişle bir çatışmasızlık sürecinden gerillanın toplumsal ve siyasal yaşama katılma sürecinin planlanmasına ve gerçekleşmesine uzanan evre. Ancak ‘DDR programları’ barışın inşası açısından gerekli olmakla birlikte yeterli değil. DDR’a yönelik geleneksel yaklaşımlar ve 30 yıllık örneklerden kaynaklanan deneyim bu konuda daha çok askeri ve güvenlikle ilgili amaçlara odaklanıldığına, meselenin toplumsal boyutunun düşünülmediği süreçlerin sonunda kalıcı bir barış sağlanamadığına işaret ediyor.

Uluslararası literatürde diktatörlükten demokrasiye veya savaştan barışa geçiş süreçlerinde toplumsal açıdan kilit kelimeler hakikat, adalet ve hafıza olarak şekilleniyor. Bu kavramları tek tek ele almadan önce siyaset biliminin ve insan hakları mücadelesinin son 30 yıldır en popüler alanlarından birine işaret etmek isterim: ‘Transitional Justice’ ya da ‘Geçiş Dönemi Adaleti’ konusuna. Çünkü Geçiş Dönemi Adaleti, sadece  bu bahsettiğimiz kilit kelimelerin değil, toplumsal uzlaşma, demokratik, eşitlikçi ve insan haklarına saygılı bir düzen için barış inşaasının da çerçevesini oluşturuyor. Bugün New York merkezli uluslararası bir sivil toplum kuruluşu olan ICTJ (International Centre for Transitional Justice/Geçiş Dönemi Adaleti Uluslararası Merkezi) [2] geçiş süreci konusunda devletlere,  sivil toplum kuruluşlarına ve mağdur örgütlerine destek veriyor. 8 Afrika, 7 Amerika, 7 Asya, 2 Avrupa ve 7 Ortadoğu ve Kuzey Afrika ülkesinde bu programlar hala sürdürülüyor.

İşte her biri ayrı bir disiplin olarak incelenebilecek hakikat, adalet ve hafıza meselesine  bu aşamada geliyoruz. Bu alanları tek tek ele almadan once Geçiş Dönemi Adaleti adı verilen mekanizmalar bütününe bir göz atalım.

Geçiş Dönemi Adaleti

Geçiş Dönemi Adaleti kavramı yeni bir tür insan hakları faaliyetini tanımlamak için kullanılıyor ve ‘geçiş’ bağlamında yaşanan çelişkileri çözebilecek bir dizi araç ve yöntemden oluşuyor.

Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Ban Ki-Moon, geçiş dönemi adaletini şöyle tanımlıyor: ‘’Sürdürülebilir bir barış için geçmişte yaşanan büyük insan hakları ihlallerini ele almak, geçmiş adaletsizliklerinin giderilmesi ve bir daha asla tekrarlanmamasının sağlanması önemle dikkate alınması gereken hedeflerdir.’’ [3]

Ban Ki-Moon, 2004’te yaptığı bu tanımı şöyle genişletiyor: ‘’Bir toplumun hesap verebilirlik, adalet ve uzlaşmayı garanti altına almak için geçmiş dönemde yaşanan büyük ölçekli insan hakları ihlalleriyle yüzleşebilme çabası için kullanılan tüm süreçler ve mekanizmaların bütünü. Bunlar yargısal ve yargı dışı mekanizmalar olabilir, farklı düzeylerde uluslararası katılıma açık olabilir ama yine de bireysel mahkumiyetler, yargılamalar, tazminatlar, gerçeği arama, kurumsal reformlar, görevden uzaklaştırma ve geri çağırmalar, hafızalaştırma çalışmaları ve yerel veya geleneksel adalet mekanizmalarının bütününü içermelidir.’’

Bu sayılanlara ekonomik ve sosyal kurumsal eşitsizlikleri ve toplumsal cinsiyet bağlamında yaşanan ayrımcılık ve eşitsizlikleri gidermeyi de eklemek gerekiyor.

Tarihsel Arkaplan

Çok kısa tarihsel arkaplanına bakacak olursak belki de bu yaklaşımın bu kadar popülerleşmesinin üç nedenini saymak mümkün. Bunlardan ilki insan hakları hareketindeki ‘zorunlu’ değişim. Uluslarararsı insan hakları hareketinin ana hedefi, 1980’lerin ortasına kadar baskıcı devletleri vatandaşlarına daha adil davranmaları için eleştirmek ve baskı uygulamaktı. 80’lerin başından ortasına kadar Latin Amerika’nın baskıcı rejimlerinin sona ermesiyle bu kurumların strateji ve yaklaşımlarında da değişimler oldu. Arjantinli bir sürgün olan ve Human Rights Watch ve ICTJ’in yöneticiliğini de yapmış olan Juan Méndez, ‘’Arjantin’de Alfonsin hükümeti askeri liderleri yargılamaya başladığında ve devlet terörü konusunda araştırma yapmak üzere bir Komisyon oluşturduğunda insan hakları çalışması da karşıt olmaktan destekleyici bir konuma evrildi,’’ [4] diyor bu değişim için. İnsan hakları hareketinin temsilcilerinin mahkeme salonlarında oturma konumlarının değişmesi bu durumu daha net açıklayabilir. Hareket temsilcileri ‘geçiş’ sonrasındaki yargılamalarda artık şüphelilerin değil savcıların tarafında müdahil olmaya başlıyor. Çünkü değişimle birlikte yargılananlar mağdurlar değil failler olmaya başlıyor.

Bir diğer neden sosyo ekonomik evrim yaklaşımının yerini siyasal değişimlerin mühendisliğini yapmaya yönelik teknokratik yaklaşımların alması. Demokrasinin sosyoekonomik koşullara bağlı olmaksızın hemen her ülkede yeşertilebilecek olduğu yani uzun dönemli sosyoekonomik aşamalar yerine daha kısa süreli bir dizi yasal-kurumsal reform ile gerçekleşebilmesine olan inanç bu paradigma değişiminin bir diğer nedeni.

Sonuncu neden ise yine bir önceki nedenle ilişkili bir gelişme. Demokratikleşme hedefi için ‘geçiş’ kavramının  kullanıma sokulmasında etken olarak, 1970’li yıllarda solun küresel olarak gerilemesinde ve hedefin ideolojik olarak insan haklarına kayması da sayılabilir.

Bu tabii ki oldukça tartışılabilecek bir çerçeve. Paige Arthur, makalesinde [5] bu değişimi şöyle gerekçelendiriyor: ‘’Özet olarak demokrasi paradigmasına geçiş şu dört koşul çerçevesinde değerlendirilmeli: Siyasal değişim geçiren ülkelerin çoğunda demokrasinin insanların büyük çoğunluğu açısından arzulanan bir hedef olması; Modernizasyon teorisinin gücünü yitirmesi ve  değişimin sosyoekonomik dönüşümdense yasal-kurumsal reformlarla gerçekleşiyor olması; ve radikal solun küresel olarak gerilemesi. Bu sonuncu faktörün insan hakları hareketi açısından da doğrudan etkileri oldu. Çünkü birçok sol grup devlet şiddetini tanımlamak için sınıf çatışması kavramı yerine insan hakları kavramlarını kullanmaya başladı.’’

Ronaldo Munck Latin Amerika solunun sosyalizmle ilşkisini incelerken şu sonuca varıyor: “Askeri diktatörlükle mücadele sosyalist bir alternatif oluşturmaktan çok defansif bir siyaset alanı olarak insan hakları mücadelesi etrafında örgütlendi.’’ [6] James Petras ise bu konuda şunları söylüyor: ‘devlet şiddeti sınıf egemenliği kavramından çok insan hakları ihlalleri temelinde ele alınmaya başlandı.’’ [7]

Tabii bu çerçevenin diktatörlükten demokrasiye geçiş için geliştirilmiş olduğunu unutmamak gerekiyor. Barışın kurulması konusunda aktörlerin karşılacakları sorunlar bu çerçeveden farklılık gösterebilir. Ama yine de barışın kalıcılaştırılmasının demokratikleşmeden geçtiği önkabulu, benim bu çerçevenin Türkiye için de geçerli olabileceği sonucuna varmama neden oluyor.

Şimdi tekrar gelelim anahtar kelimelerimize…

Hakikat

Eğer mesele yeni bir toplum inşasına girişmekse; eğer mesele savaş yalanlarının barışın inşasında kullanılmamasıysa, eğer mesele değişim öncesinde zarar görmüş, mağdur olmuş insanların seslerinin duyulmasını sağlamak, toplumsal iyileşme konusunda adım atmaksa, baştan kabul edilmesi gereken gerçek yeni bir toplumun ve yeni bir dönemin yalanlar ve yarı gerçeklerle oluşturulamayacak olduğu. Bu nedenle de baskı rejimlerinin, çatışmaların, medya, yargı kurumları, bürokrasi, ordu ve siyasi iktidarların işbirliği ile üstünü örttüğü, tahrif ettiği gerçeklerin kazınıp bulunması gerekiyor.

Ancak felsefi anlamda gerçek, özellikle postmodern dönemde ‘mutlak gerçek’ olarak tanımlanmaktan çıktı: Adli ya da tıbbi gerçek, yani kanıta dayanan nesnel gerçek, tartışmadan doğan gerçek, iyileştirici, onarıcı gerçek, diyalogdan doğan gerçek, anlatıdan doğan gerçek gibi. Bunların her biri toplumsal iyileşme ve uzlaşma açısından farklı yöntemlere işaret etse de ortak olan ve bu süreçlerde kullanılan yöntem şöyle özetlenebilir: Mağdurların kendi hikayelerini ve yaşadıklarını anlatmalarından kaynaklanan gerçeğin dillendirilmesi ve giderek dolaşıma girmesi.

Bu, mağdurların yaşadıklarını kamusal alanda anlatma imkanı kadar faillerin belirlenmesi açısından da önemli. Yani hakikat sadece mağdurların güçlendirilmesi için değil ama yeni, demokratik, insan haklarına saygılı bir söylemin topluma egemen kılınması açısından da önemli. Ayrıca bu anlatımlar, affedebilme açısından da önem kazanıyor. Güney Afrika’da kurulan Hakikat ve Adalet Komisyonları’nda  Cradock Dörtlüsü olarak adlandırılan kurbanlardan birinin kızı ‘’affetmek istiyorum, ama kimi affedeceğimizi bilmiyoruz,’’ diyor. [8] 80’li yıllar gerçeği bilme hakkı [9]kavramının ortaya çıktığı ve gerçeğe ulaşmak için Hakikat Komisyonları’nın önemli işlev gördüğü yıllar oldu.  Hakikat Komisyonları geçmiş dönem iktidar ve rejimlerinin geçmişte işlediği suçlarla yüzleşebilmek için yaygın olarak kullanılan ve tanınan araçlardan biri. 1974 yılında kurulan ilk Hakikat Komisyonu’ndan bu yana 40’ın üzerinde resmi Hakikat Komisyonu kuruldu.

Bu da hakikat arayışında belgelemenin önemini gözler önüne serdi. Kurulan komisyonlar ilgili dönemdeki ihlalleri tespit etmek üzere, çoğunlukla faillerin yargılanması için (Güney Afrika örneği hariç), iyi çalıştıkları ülkelerde yapısal eşitsizliklerin gündeme getirilmesi ve bunların giderilmesi, reformlar yapılması için çalıştı. Hakikat Komisyonları, mahkemelerin aksine mağdurların ön planda olduğu, güçlendirildiği, seslerine kulak verilen mekanizmalar olarak devreye girdi. Geçmişle yüzleşirken geleceğe daha umutlu bakmayı sağladılar.

Bu nedenle de Hakikat Komisyonları:

  • Kurbanların onurunu ve itibarını dikkate alıp, iade etmek,
  • Bilmekten kabul etmeye bir yol çizmek,
  • Kurbanlara kamusal bir alan yaratmak,
  • Sadece yasa karşısında olmaksızın toplumsal hesap verebilirliği sağlamak,
  • Reformlar için öneride bulunmak, çatışma konusunda farklı kesimlerin benimseyeceği bir söylem yaratmak,
  • Diyalog ve onarım sağlamak ,

İşlevlerinin yanı sıra söylenen yalanların alanını daraltma işlevi de gördü.

Gerçeklerin dile getirilmesi, savaşın tüm kurbanları için bir dayanışma ve dostluk yaratılmasına ve  savaş suçları ve insanlığa karşı işlenen suçların mağdurları için dini inanç ve etnisitelerine bakılmaksızın düşmanlığın sonlandırılmasına da hizmet edebiliyor. Hakikat hakkı nasıl bir dünyada yaşamak istediğimizle doğrudan ilintili.

‘’… Yaşamak istemediğim bir başka dünya daha var: Bedenin ve bağımsız düşüncenin kötülendiği… Diktatörleri, gaddarları ve katilleri sevmemizin istendiği bir dünya, ister onların kanlı çizmeleriyle attıkları adımlar kulakları sağır edercesine sokaklarda yankılansın, ister kedi gibi sessizce, korkak gölgeler halinde sokaklardan süzülsünler ve parlayan çeliği kurbanlarının kalplerine arkadan saplasınlar…’’ [10]

‘Terörle Mücadele’’ adı altında Türkiye’de yaşananlar yukarıdaki tanımdan farklı değil.  Devletin, özel harp stratejileri adı altında vatandaşlarına reva gördüğü muamele bu. Türkiye sadece Kürt meselesinde değil on yıllardır katilleriyle, işkencecileriyle birlikte yaşamaya mahkum edildi. Bunlar yargılanmadan bir ‘helalleşme’ yaşanması olası değil. Aslında sivillere yönelik yapılmış her türlü ihlal bu kapsama giriyor. Diğerleri de savaş suçlarının konusu.

Hakikat Komisyonları bu anlamda Türkiye için bir gereklilik. Yaşadığımız süreç, hakikat komisyonlarının yanı sıra Tarihsel Komisyonlar da kurup eşitsizlik ve haksızlıkların kökeni konusunda mutabak sağlamayı (ya da farklılıkları tespit etmeyi) de gerektiren bir süreç.

Adalet

Otokratik rejimlerin ortak özelliği suç işleyen devlet görevlilerinin cezasızlığı. Bu kısmen iç savaş, etnik çatışma ve savaşlar için de geçerli.

Geçiş Dönemi Adaleti, hukukun çiğnendiği durumlarda faillerin mesul tutulmasına, yargılanmasına ve cezalandırılmasına odaklanıyor. Vatandaşların bir kısmının devlete olan yakınlığı veya etnisiteleri nedeniyle yargıdan ve cezadan muaf tutulduğu düzenlere demokrasi denmediği gibi bu rejimlerde hukukun üstünlüğünden de bahsetmek mümkün olmuyor.

İşlenmiş ciddi suçların faillerinin cezadan muaf tutulduğu düzenlerde ne bir düzenden ne de kalıcı barış için gerekli olan değerler uzlaşmasından bahsetmek olanaklı.

Bu kapsamda da cezalandırıcı adaletin yanı sıra, onarıcı adalet, ekonomik adaleti de içeren yeniden dağıtıcı adalet yaklaşımları geçmişi ele alırken geleceğe güvence altına almada etkin olabiliyor.

Cezalandırıcı adaletin işlemesi yerel hukuk ve mahkemeler aracılığıyla olabildiği gibi, yeni oluşturulan uzmanlaşmış mahkemeler (savaş suçları, insanlığa karşı işlenen suçlar, soykırım gibi) yani Roma Statüsü çerçevesinde oluşturulan ve 2002’de yürürlüğe giren Uluslararası Ceza Mahkemeleri ve BM Güvenlik Konseyi tarafından oluşturulan Uluslararası İnsan Hakları Hukukunu Ciddi İhlal Eden İnsanlar İçin Kurulan Uluslararası Mahkemeler (Ruanda- Eski Yugoslavya) örneklerinde olduğu gibi uluslararası nitelik de taşıyabiliyor.

Hakikat, Adalet, Hafıza Merkezi’nin [11] insani, siyasal ve hukuki boyutlarıyla araştırmayı sürdürdüğü Zorla Kaybedilenler hakkında çok farklı kaynakların verileri rakamın 1000 ile 2000 arasında olduğunu gösteriyor. Kaybedilen bunca insana karşın Türkiye’de bu suç nedeniyle  mahkum edilmiş tek bir kişi yok. Çitil ve Temizöz gibi bazı davalar dışında savcılıklar ya gerekli soruşturma yapmayıp, soruşturmaları sürüncemede bırakıyor, ya olayın şüphelilerini soruşturma yapmakla görevlendiriyor, ya tanıklar ve kayıp yakınları tehdit ediliyor veya kriminalize ediliyor, ya Memurlar ve Diğer Kamu Görevlilerinin Yargılanması Hakkında Kanun’un oluşturduğu engeller nedeniyle şüpheliler hakkında işlem yapılamıyor ve böylece bu suç, zaman aşımına uğruyor. [12]

Çünkü Türkiye uluslararası hukuğun kabul ettiğinin aksine zorla kaybetmeyi insanlığa karşı işlenen suçlar kapsamında görmüyor. Yani Türkiye’de yargı özellikle bu suçta genel olarak da devlet görevlilerinin cezalandılmaması konusunda yürütme ile iş birliği yapıyor. Böylesi bir hukuk düzeniyle eşit, adil, demokratik bir düzen kurulamayacağı gibi, Türkiye’de hukukun üstünlüğünden bahsetmek de mümkün değil. Ayrıca söz konusu zanlıların çoğu terfi ettiriliyor ve görevlerine devam ediyor. Yani Türkiye’de barışı yürütecek bürokrasi kadrolarının bir kısmı da savaş döneminde insanlığa karşı suç işlemiş kişilerden oluşuyor.

Suçluların yargılanamadığı ve cezalandırılamadığı bir barış düzeni olmaz. Bu nedenle bir an önce hukun işletilmesi, yargının yürütmenin baskı ve kontrolünden çıkması ve insanlığa karşı suç işlemiş olanların cezalandırılması gerekiyor. Bu sadece bir tek örnek. 30 yıldır vatandaşlara ve sivillere karşı farklı çerçevelerde uygulanmış özel harp stratejisi sonucu işlenmiş suçlarla hesaplaşılmadıkça yine kalıcı barıştan söz etmek olanaklı değil.

Hafıza

Savaş ya da diktatörlük dönemlerinde oluşan mitlerin demistifikasyonundan başlayıp, kurbanların gereksinimlerine cevap verecek hafızalaştırma çalışmalarına kadar uzanan bir alandan bahsediyoruz. Hafıza ve kolektif hafıza son yıllarda akademik dünyanın da insan hakları hareketinin de popüler alanlarından biri haline geldi. 70’lerdeki hafıza patlaması 90’larda hafıza çalışmaları patlamasıyla sonuçlandı. Hafıza, tıbbın alanı olduğu kadar siyasetin, sosyolojinin ve antropolojinin alanı olarak da ilgi görüyor.

Hakikat ve hafıza birbiriyle fazlasıyla bağlantılı.  Savaş döneminde neyin nasıl olduğuna dair gerçekler çarpıtılmış veya üstü örtülmüş olabiliyor ama mağdurlar ne olduğunu asla unutmuyor.

Barış için kurbanların onurları açısından bu anıların korunması ve yaşanan acıların kabul edilmesi zorunlu. Aksi taktirde bir uzlaşmadan bahsedilmesi imkansız. Bu alanda yapılan çalışmalara örneklerini son 10 yıldır Türkiye’de de gördüğümüz, hafızalaştırma çalışmaları adı veriliyor. Bu çalışmalar ve savaş döneminde devreye sokulan egemen söyleme alternative söylemler hem kurbanlar ve yakınları  hem de toplumun geneli için bir dönemi kapatma ve yeni bir döneme başlama şansı veriyor ve şiddetin farklı deneyimler ve anıları konusunda bir diyalog oluşmasına da hizmet ediyor. Red kültürüne ve tahrifata karşı da bir mücadele alanı yaratıyor. Mimari anıtlar, müzeler ve anma eylemleri yaşananların kollektif bir belgesini oluşturmanın yanısıra ihlallerin bir daha yaşanmaması için de işlev görebiliyor.

Sonuçta mağdurların hafızaları aracılığıyla o güne kadar kabul görmüş resmi hafızayı ve yerleşik düzeni sorgulamak mümkün.

Genellikle devletlerin hafıza mühendisliği çabalarına, yani ‘’bu böyle oldu. Tarihe kaydı böyle düştü,’’ yaklaşımlarına karşı alternatif anıların devreye sokulması gerekiyor. Bu, hafızanın demokratikleşmesi olarak da adlandırılabilir. Mağdur ve kurbanların yaşadıklarına ilişkin anıları kabul edilip tanınmadıkça ve toplumsal hafızanın bir parçası haline gelmedikçe de kalıcı bir huzur veya barıştan bahsetmek çok zor.

Hakikatlere dayanan bir toplumsal hafıza oluşturmak için yaygın medyanın kullanılmasının yanısıra eğitim sisteminde de yaşanan gerçekleri yeni kuşaklara aktaracak değişikliklere gidilmesi gerekiyor. Bu da tabii Türkiye’nin devlet kültüründe örneğine pek az rastlanan bir şekilde bu alanda çalışan sivil toplum kuruluşları ile işbirliğini gerektiriyor. Okullarda bu eğitimin verilmesi yaşananların ‘bir daha asla’ yaşanmaması için de önemli bir güvence.

Geçiş dönemi adaleti yaklaşımı uluslararası insan hakları hareketinin demokratikleşme ve kalıcı ve adil bir barış için önerdiği bir mekanizmalar bütünü. Sihirli bir formül değil. Ancak barışabilmek, adil ve demokratik bir düzen için bir ‘geçiş’ sonrasında nelere dikkat edilmesi ve nelere öncelik verilmesi gerektiği konularında bir yol haritası oluşturuyor ve bunun araçlarını da öneriyor.

Bunun benimsenmesi için öncelikle barışa, barışmaya ve kalıcı bir barış için demokratikleşmeye inanmak gerekiyor, demokrasi mücadelesinin hiç bitmeyen bir mücadele olduğunu unutmadan…


* Bu yazı ilk olarak Demokratik Modernite dergisinin 6. sayısında yayımlandı.

[3] United Nations Security Council. The rule of law and transitional justice in conflict and post-conflict societies. Report of the Secretary-General, United Nations Security Council, 23 Ağustos 2004.

[4] Arthur P. (2009). How “Transitions” Reshaped Human Rights: A Conceptual History of Transitional Justice. Human Rights Quarterly, 31, 321-367.

[5] Paige Arthur, ibid.

[6] Munck, R. (1990). Farewell to Socialism? A Comment on Recent Debates. Latin American Perspectives, Sayı: 65 Cilt. 17 No. 2 s. 113..

[7] Petras, J. (1990). The Metamorphosis of Latin America’s Intellectuals. Latin American Perspectives,  Sayı: 65 Cilt. 17 No. 2 s. 102.

[8] Lisa Ann Mammel ile söyleşi. (2003). “Can Dictators Be Forgiven?: Political Change in Facing the Past”. Markkula Center for Applied Ethics. http://www.scu.edu/ethics/publications/audio/dictators.html

[9] UN Commission on Human Rights. Study on the Right to the Truth, Report of the Office of the United Nations High Commissioner for Human Rights, 8 Şubat 2006.

[10] Mercier, P. (2013). Lizbon’a Gece Treni. İstanbul: Kırmızı Kedi Yayınevi. s.156

[12] Ataktürk, E. (2013). Zorla kaybetmelerde yargının tutumu. Zorla Kaybetmeler ve Yargının Tutumu içinde. Hakikat, Adalet, Hafıza Merkezi. 14-43.